Ateşkesle Kesilmeyen Ateş: Bundan Sonra Ne Olur?
982 segments
Soli selam. Görüşmeyel neler oldu? Bize
kısa bir özet yaparak başlamak ister
misin?
>> Başlayayım. Yani dünya nefesini tuttu
dün. İşte Amerika doğu yakası saatiyle
saat 800'de Trump'ın başlatmayı taahüt
ettiği savaşta ne kadar ileri gideceğini
düşünüyordu. Ancak işte araya Pakistan
girdi ama belli ki arkada birtım
müzakereler yapılıyordu. Herkes bir
nefes aldı. ateşkes ilan edildiği için
ancak ateşkesin nerelere gideceği, daha
doğrusu ateşkesin ne kadar kalıcı
olacağı konusunda da çok ciddi bir
tartışma başladı. Ama gündemimizi sadece
İran işiyle sınırlı tutmayalım derim.
Çünkü bu hafta Avrupa ve bence dünya
açısından da ya da dünyadaki demokratik
ülkeler açısından da çok önemli bir
seçim yapılacak Macaristan'da. Yani
kendi nüfusunun coğrafi ya da stratejik
ağırlığının çok ötesinde anlam taşıyan
bir ülke haline geldi. Çünkü Macaristan.
Onu da biraz konuşuruz diye düşündüm.
Biraz da tabii şu tartışmalara da belki
gireriz sen de merak ediyorsan. Hani
Amerikan hegemonyası bitiyor mu falan bu
gibi sorular da var.
>> O zaman en çok merak ettiğim ve en çok
konuşulan konuyla başlayalım. Sonunda
Amerika ve İran arasında ateşkes ilan
edildi ya da edildi mi? Öyle sorayım. Ve
İsrail bu resmin neresinde? Ve sence
İsrail'e rağmen kalıcı bir barış mümkün
mü?
>> Şimdi aradan ateşkes yapıldı diye ilan
edilmesinden bu yana aşağı yukarı 19
saat geçti. İran Hürmüs Körfezi'ni
yeniden kapattı. Çünkü Pakistan'ın
yaptığı açıklamada İran'la varılan
anlaşmanın Lübnan'ı da kapsadığı
söyleniyordu. Lübnan İran'a
odaklandığımız için genelde insanların
çok da dikkat etmedikleri bir şekilde
hayli kıyıcı bir saldırı altındaydı.
Hızullah saldırı altındaydı. İsrail
zaten Pakistan'ın bu açıklamasına
karşılık İsrail yok, Lübnan dahil
değildir dedi. Belki bunu kanıtlamak
için bence bu ateşkesin de
gerçekleşmesini engellemek için çok
şiddetli bir şekilde yeniden Lübnan'a
saldırdı. İranlılar da bunun üzerine son
çıkan haberlere göre bir saat 1 bu5 saat
önce çıkan haberlere göre Hürmüz
Boğazı'nda geçişleri yeniden
sıkılaştırdı. Umarım bu doğmadan ölen
bir ateşkes anlamına gelmez. Trump'ın
tam ne yapacağını kestiremiyorum. Bütün
bunları göreceğiz ama aşağı yukarı hemen
herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir
görüş var. O da İsrail'in bu savaşı
bitirmek istemediği yönünde. Buradan da
aslında şuna da şuna da bir değinmek
istiyorum. İzleyicilerin önemli bir
bölümü muhakkak manşetlerde
görmüşlerdir. Tümünü okumamış
olabilirler. Dün New York Times
Gazetesi'e müthiş bir gazetecilik örneği
vardı. iki kıdemli gazetecileri herhalde
çok kısıtlı sayıda insanın katılmış
olduğu toplantılara katılanlardan
bazılarından ya da en azından birisinden
çok detaylı bilgiler almışlar. Yani
masada kimin hangi sandalyede oturduğuna
varana kadar detaylar var ve oradan
Trump'ın bu saldırı kararını nasıl
aldığını açıklıyorlar. Ve burada İsrail
Başbakanı Netanyahu'nun çok belirleyici
bir rol oynadığını, Mosad'ın
yönlendirici hatta yanıltıcı
sayılabilecek bir değerlendirme
yaptığını, Amerikan Genelkurmay
Başkanının, Amerikan Dışişleri Bakanı'ın
ki aynı zamanda ulusal güvenlik
danışmanı bu yapılan açıklamayı ya da bu
yapılan sunumu hiç de inandırıcı
bulmamalarına rağmen ağızlarını açıp çok
da keskin bir şekilde başkana ya bu iyi
bir iş olmayacak demedik. lerini filan
bütün bunları öğreniyoruz. Sonunda Trump
bu kararı bence yaptığı işin sonuçlarını
tam olarak düşünemediğinden, Bibi onu
ikna ettiğinden ve belki de en önemlisi
Venezuela o kadar kolay bir başarı elde
etti ki içerideki sıkıntılarından da
kurtulmayı hedeflediğinden İran'da da
benzeri bir işin gerçekleşebileceğini
düşündü. ellerine gelmiş olan pardon bu
arada cı başkanı da Mossat başkanının
açıklamasını çok da inandırıcı
bulmadığını söylüyor. Ama aynı zamanda
da Ayetullah Ali Hamene'in normal
zamanda cumartesi sabahı evinde toplantı
yapacağını da istihbar ettiklerini
söylüyor. O zaman Trump tamam bundan
yararlanalım diyor. Dediğim gibi
Venezuela örneğinde baştakini
götürdükten sonra rejimin geri kalan
unsurlarıyla derhal bir anlaşmaya
vardılar. Ama onlarla aslında hareketi
yapmadan önce de temas kurmuş
olduklarını sonradan öğrendik. Demek ki
aslında orada bir mutabakat vardı. Ondan
yararlandılar. İran'da belli ki böyle
bir şey de yoktu. Onun ötesinde de
Trump'ın gene bir basın toplantısında
söylediği o kadar yaygın bir şekilde
liderleri öldürdüler ki özellikle ikinci
raundda İsrailliler bu konuda çok çaba
gösterdiler ve başarılı da oldular.
Aslında İran'da konuşulabilecek
olanların önemli bir bölümü devreden
çıktı ve yerlerine gene Trump'ın
deyimiyle ya kim olduklarını bilmiyoruz
dedikleri daha genç bir ekip geçti. Bu
arada Ali Hameneği'nin oğlu yeni rehber
olarak seçilmişti ve devrim
muhafızlarının temsilcisi olarak
seçildiği konusunda da büyük bir ciddi
bir mutabakat vardı. Onu görmedik ama
sonunda bu anlaşmanın da arkasında ona
kredibilitesini sağlayan Muhteba
Hamenei'nin sözleri oldu anladığım
kadarıyla. Ama dediğim gibi bugünkü
gelişmelere baktığımızda bu ateşkes
acaba doğmadan ölü mü doğmuştur diye de
sorma ihtimali var. Yarın sabahı
beklememiz gerekecek.
>> Ben de tam bununla ilgili bir şey
soracaktım. Bir tarafta ateşkes, diğer
tarafta sert söylemler devam ediyor. Bu
karşılıklı dil ateşkesi zayıflatır mı
yoksa taraflar artık daha pragmatik
davranıp kazanımlarını korumaya mı
odaklanır? Ne dersin? Şimdi Amerika'nın
çok ciddi şekilde bir geri adım atmış
olduğuna şüphe yok. Yani bir medeniyeti
yok etme vaadinden hadi bakalım 15 gün
ateşkes yapalıma gelindi. Ancak
İranlıların da aslına bakarsan geri adım
atmış olduklarını kabul etmek gerekir.
Devam da etmek isteyebilirlerdi. Öyle
yapacaklarını söylüyorlardı. müzakere
olmadığını söylüyorlardı ama en azından
dolaylı bir müzakerenin olduğu belli.
Hatta Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve
Pakistan'ın sanırım Suudi Arabistan'da
yaptıkları bir toplantının ardından
Pakistan Dışişleri Bakanı Çin'e
gitmişti. Çin ve Pakistan 5 maddelik bir
bildiriyle taleplerle ortaya çıktılar.
Bunlardan birisi hürmüz boğazı ile
ilgiliydi. İranlılar bunu kafadan
reddettiklerini bile söylemişlerdi ki
Çin'in İran'a perde arkasından destek
verdiğini de anlıyoruz. Çıkmış olan
haberlere bakıldığında. Dolayısıyla bu
vardığımız noktada her iki tarafın da
bir geri adım attığını söylememiz
mümkün. Bu taktik bir geri adım atma
mıdır? Yani 15 gün içinde Amerika'da
biraz toparlanacak, daha iyi planlar
yapacak ve bazı kişilerin iddia ettiği
gibi yeni bir saldırıyla belki Harg
adasını mı alacak? İranlılar da biraz
yaralarını, berelerini sarıp bundan
sonraki dalgaya geleceğini
varsayıyorlarsa nasıl cevap
vereceklerini mi düşünüp ona
hazırlanacaklar? Bunları ancak zaman
içinde ya da göreceğiz de ateşkes iki
hafta sürecek ve şu an itibariyle ondan
galiba çok emin değiliz. Peki Pakistan.
Dünya Savaşı'nı engelledi diyebilir
miyiz?
>> 3. Dünya Savaşı meselesi aslında başlı
başına belki bir tartışma gerektiriyor.
Bana da daha önceki krizlerde işte.
Dünya Savaşı patlar mı diye sorulduğunda
ben bu savaşın Ortadoğu'dan
patlamayacağını düşündüğümü söylemiştim.
Şimdi giderek bu fikrim şöyle evriliyor.
Aslında biz bir küresel savaşın
içindeyiz. Bu çeşitli alanlarda kendini
gösteriyor. Siber alanda kendini
gösteriyor. Madenlere hakimiyet
anlamında kendini gösteriyor. Enerji
kaynaklarını kontrolde kendini
gösteriyor. Bir de dünyanın her
tarafında pıtırdak gibi patlayan
çatışmalar var. Yani Gazze'yi yaşadık.
Ukrayna'ya yönelik Rusya saldırısıyla
başlayan savaş 4 yıldır devam ediyor.
Amerikalılar gidiyorlar Venezuela'da
adamı alıyorlar, paketliyorlar. Bir
rejim değişikliği değilse bile rejim
dönüşümü yaratıyorlar. Pakistan'la
Hindistan'ın arası gerginleşebiliyor.
Trump zaten biliyorsun 78 çatışmayı
durdurduğunu filan ilan etti.
Kolombiyaala komşularından birisi şu
anda hatırlayamadım arasında bir çatışma
olduğu söyleniyordu filan. Bunlar aslına
bakarsan hem 1. hem de Dünya Savaşı
öncesindeki birtım gelişmeleri
hatırlatıyor. Yani orada da 1930'lu
yıllarda İtalya o günkü adıyla
Habeşistan'ı işgal etmişti. Japonya
Manurya'yı işgal etmişti. Bunlara o
zamanki Milletler Cemiyeti bir cevap
vermekte etkili olamamıştı. Bugün de
Birleşmiş Milletler devre dışında en
sonunda tabii Polonya'nın işgali ile
birlikte bambaşka bir yere gelindi.
Oradan uzak olduğumuzu düşünüyorum ama
dediğim gibi bu belki hani oluyor ya
bazı çok meşhur filmlerin bir de
öncesinin filmi çekiliyor. Prickle
diyorlar buna İngilizcede. Sanki öyle
bir prickol'ın içindeymişiz gibi. ve
dünyanın en güçlü ülkesi askeri alandaki
teknolojik üstünlüğünü bu savaş
sırasında da dosta düşmana göstermiş
olan Amerika kendi kurmuş olduğu sistemi
kurumları ve kurallarıyla bu kadar güçlü
ve hızlı bir şekilde çökertince de tabii
olayları toparlayabilecek ya da bir
savaşa gidişi engelleyebilecek de
mekanizmalar zayıflamış oluyor. O yüzden
daha soğukkanlı insanlarda bile giderek
bir korku var. genelleşmiş bir savaş
ortamında aslında yaşıyoruz. İç savaş
olabilir bu ya da ülkeler arasındaki
savaş olabilir. Türkiye'nin de bir
şekilde içinde olduğu çatışma alanları
da var. Yani Sudan'da korkunç şiddetli
bir iç savaş var. Gene 1502.000 arası
insan öldü. Bir önceki etapta 400.000
kişi ölmüştü. Soykırım yaşanmıştı
Darfour'da. O zamanki lider, Türkiye'de
çok sık gelmiş olan Ömer El Beeşir
soykırımla suçlanarak Uluslararası Ceza
Mahkemesi tarafından aranıyordu. Bu
arada Somali ikiye bölündü. Somaliiland
bağımsızlığını ilan etti. İsrail bu
bağımsızlığı tanıdı. Birleşik Arap
Emirlikleri İsrail'in yanında yer aldı.
İsrail'in orada üs kurduğuna dair birtım
haberler var. Ve Türkiye Somali'nin
bütününe çok büyük yatırım yapmış bir
ülke. Bu Somaliland'in ayrılmasını ya da
İsrail'in bunu tanımasını elbette hoş
filan da karşılamadı. Başka yerlerinde
de Afrika'nın özellikle Batı Afrika'da
darbeler, çatışmalar, işte Boko Haram'ın
hüküm sürdüğü Çad Nehri etrafındaki
ülkelerin içinde olan çatışmalar filan
da var. Yani açıkçası dünya zaten çok
sakin bir yer değil. Biz ancak ekranlara
yansıyanları büyük bir dikkatle
izliyoruz. onlardan filan ürküyoruz ama
dünyanın genelinde de aslında bir şiddet
ortamı, bir savaş ortamı aslında hakim.
>> Bu süreçte diplomatik ağırlık neden
Türkiye'den ziyade Pakistan'a kaydı?
>> Valla Türkiye tabii Pakistan'la, Suudi
Arabistan'la, Mısır'la pek çok
toplantıya katıldı. Kendisini bir
arabulucu olarak görmek istediğini ya da
arabuluculuk yapabileceğini söyledi
filan. Bunlar gerçekleşmedi. Bu katkıda
bulunmadığı anlamına gelmez. Ama içeride
beklendiği kadar ya da köpürtüldüğü
kadar da bu işin merkezinde olamayacağı
ortaya çıktı. Başkan Trump'tan çok da
iltifat çekmiş olmasına rağmen özellikle
Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye'ye
verilmedi o iş. Pakistan'ın özelliği şu.
Pakistan hem Çin'le ilişkileri çok güçlü
bir ülke hem de Amerika Birleşik
Devletleri ile son dönemde benim tam da
kestiremediğim şekilde ilişkileri çok
iyiye gitmeye başladı. Hani normalde
Hindistan'la ilişkileri iyi olan
Pakistan'la pek iyi ilişkilere sahip
değildir. Türkiye'nin örneğinde de
görüldüğü gibi Pakistan bir şekilde bir
taraftan da Afganistan'da Taliban'la
savaşırken Çin'le zaten ilişkileri soğuk
savaş döneminden beri iyidir. Sonradan
daha da ilerledi. Çok da borçlandı Çin'e
tabii ama Amerika'yla da ilişkileri çok
gelişti. O bakımdan İran'ın arkasında
bir Çin varlığı olduğunu da düşünecek
olursak en azından bir ölçüde
Amerika'yla Çin'in ikisinin de
destekleyebilecekleri bir ateşkesin
kotarılmasında daha biçilmiş kaftan
oluyor. Türkiye'nin Çin'le olan ilişkisi
benzer bir konumda değil.
>> Solih kriz süresince adı pek duyulmayan
Umman'ın şu anki jeopolitik konumu ve
arabuluculuk potansiyeli nedir? Bununla
ilgili ne düşünüyorsun? Umman diğer
Körfez ülkelerinden çok daha farklıdır.
Profili daha düşük gibi gözükür. Ama
tıpkı İskandinavların Norveçi gibi de
Ortadoğu'da ya da Körfez bölgesinden
çıkacak olan herhangi bir büyük
diplomatik ya da stratejik gelişmede de
hep merkezde olan bir ülkedir. Şimdi
hatırlayalım. En azından iki çok önemli
konuda Umman'ın katkısı kıymetliydi. Bir
İran ve ABD, Rusya, Çin ve AB'nin
üçlüsü. Fransa, Almanya ve İngiltere'nin
imzalamış oldukları nükleer anlaşmanın
ilk görüşmeleri gizli olarak Umman'da
başlamıştı. Komşu İran'la Hürmüs
Körfezi'nde. Dolayısıyla Umman orada çok
önemli bir rol oynamıştı ve herkesin de
güvendiği bir arabulucudur. Ondan sonra
Amerikalılara kızan Suudlar Çinlilerin
aracılığıyla İran'la ilişkilerini
normalleştirdiklerinde gene Umman'da
başlamıştı bu işler. Bu sefer de İran'la
yeni müzakereler başladığında
Amerikalıların iki defa müzakereler
sırasında İran'a saldırmış olduklarını
hatırlayarak söylüyorum bunu. O
müzakereler de Umman'da başlamıştı.
Orada gerçekleşiyordu. Nitekim
Cenevre'deki görüşmelerde gene Umman
Dışişleri Bakanı vardı ve savaş
başladıktan sonra diye ekonomist
dergisine yazdığı yazıda sanırım geçen
programda da bahsettim bundan anlaşmaya
varılmasına ramak kaldığını söylemişti.
O yüzden de bu savaşın çıkması onları da
hayal kırıklığına uğratmıştı. Aslında
ciddi şekilde de şikayet ediyordu. Ondan
sonra nedense evet dediğin gibi biraz
devreden çıktı. Şimdi anladığım
kadarıyla İranlılar ya bu hürmüzden
geçen gemilerden para işinde kırışalım
filan demişler. Ummanlar da reddetmiş.
Çünkü normalde orada burası açık
denizdi. Rahatlıkla herkesin geçebildiği
bir yerdi. Bu savaşın sonuçlarından biri
ve İran'ın lehine sayılabilecek
sonuçlarından birisi Hürmü Boğazının
İran'ın kontrolünde olabileceğinin teyit
edilmesi, İran'ın buradan para kazanmaya
başlaması ve bu Trump'ın söylediklerinde
de nükleerin ya da füzelerin hatta
direniş ekseninin yok edilmesinin ikinci
plana atılıp hürmüzün açılmasının
birinci mesele olarak ortaya çıkmış
olması. Onun da sebebi tabii hürmüzün
kapalı olmasının dünya ekonomisine
verdiği müthiş zarar. Yani savaş
başlamadan önce var olmayan bir problem
savaş nedeniyle bir problem olarak
herkesin önüne çıktı. Amerikalılar şimdi
bunu halletmeye çalışıyorlar. Bu da
tabii savaşın önümüzdeki günlerde
yapılacak daha derin ve soğukkanlı uzun
vadeye yönelik değerlendirmelerinde en
çok konuşulacak konulardan birisi olacak
herhalde. Çünkü bu savaşın çok da iyi
düşünülmeden yapıldığına şüphe yok. Bir
yandan Amerikan askeri gücünün
silahlarının, teknolojisinin, yapay
zekanın savaşta kullanılmasında varılmış
olan noktanın bir gösterisi şeklinde
baktığında o nefesini tutmaman gerçekten
mümkün değil. Ama öte yandan da işte
mühimmatın azalması, füzelerin yerine
kolay kolay konayacak olan füzelerin çok
ucuz ihalara karşı, sihalara karşı
kullanılmasının gösterdiği akılsızlık,
hesapsızlık vesaire bütün bunlar da var.
ya da ABD'nin bunca askeri gücüne rağmen
çok zayıf olduğunu düşündüğü ekonomik
olarak sıkıntıda kendi toplumuyla
kavgalı, kendi toplumuna yönelik katliam
uygulamış bir rejimin yönettiği İran'ın
belini bükemediğini de görmüş olduk.
Dolayısıyla silahla neler
yapılabileceğinin sınırları görüldü.
Burada yeni izlemeye başlayanlar
olabilir diye tekrar etme gereği
duyuyorum. Diğer programlarda da
bahsettik. Şimdi savaşın en basit tanımı
bir Prusyalı general Carvon Klosevits'in
üç ciltlik kitabından bir cümle ya da
özettir. Savaş siyasetin başka araçlarla
yapılan şeklidir diye. Dolayısıyla
siyasi hedefleri belli olmayan,
stratejik hedefleri belli olmayan bir
savaş sonuç getiremez. Hatta başarısız
görüneceği için de size de zarar
verebilir. Bu sefer en azından şu an
itibariyle böyle bir sonuçla da karşı
karşıyayız diyebiliriz. Soli, bir şey
soracağım. Barış kalıcı olursa hürmüz
boğazıın adı artık Trump Boğazı olarak
değişir mi? Ne dersin?
>> Vallah
bunun çok örneğini gördük. Gerçi Panama
kanalının adını değiştirmedi. Fakat
Amerika'nın içinde pek çok kurumun adını
değiştirdi ya da kendi adını ekledi.
Yani öyle ki Kennedy Center for Arts
vardır. Onun adını Trump Kennedy Center
filan yaptı. Neyse bu Zengezur koridoru
denilen yerde yapılan barış yoluna da
Trump barış yolu adı verildi. Eğer bir
kalıcı barış gerçekleşecek olursa
hürmüze de Trump boğazı demek
isteyebilir ama bunu becerebileceğini ya
da bunun kabul edilebileceğini açıkçası
pek sanmıyorum. Bir de şöyle bir sorum
var Soli. Bu Körfez'deki durum daha
doğrusu Birleşik Arap Emirliklerinin
ekonomisi kısa sürede toparlanabilir mi
sence barıştan sonra? Ya da son günlerde
çok konuşuluyor. Dubai rüyası bitti mi
ve onun yerini başka yerler alabilir mi?
Mesela Milano, mesela İstanbul.
>> Bu belki bir kişisel kısıt ya da eğilim.
Ben böyle Nescafe gibi yapılan uzun
vadeye yönelik çok yapısal yorumlara
oldum olası biraz tereddütle yaklaşmayı
tercih ederim. Bunlar yanlış
çıkacağından değil garantili olarak.
Evet. Körfez'in önemli belli başlı
ülkelerinin kendi geleceklerini inşa
etmek için kurgulamış oldukları vitrinin
camdan bir vitrin olduğu ya da
kendilerinin bir sırça köşkü oldukları
ve bunun mahallenin kaba dayısı
tarafından çok rahatlıkla yok
edilebileceği, tahrip edilebileceği bu
savaşla ortaya çıktı ki savaşı başlatan
mahallenin kabaısı değildi. Onla yapılan
bir anlaşmanın kalıcılığına bütün dünya
inanmadıkça benzer olumlu koşulların
varlığına inanarak bu ülkelere yatırımın
akması, eski en azından eski düzeylerde
akması elbette zor olacaktır. Şimdi
bununla ilgili Dubai ile ilgili
özellikle çok yazı çıktı. Referans da
vermek isterim. TEPAV'ın kurucu
direktörü Güven Sak bu konuda iki yazı
yazdı. Eskiyi aynen yerine koymak
sanırım mümkün olmayacak ama Dubai'de
ölmüştür bitmiştir demek de ne ölçüde
doğrudur? Bunu zaman içinde
değerlendirmek bana daha ihtiyatlı ve
belki de daha doğru bir yaklaşım gibi
açıkçası geliyor. Onların kaybettikleri
aurayı ya da cazibeyi bir Milan veyahut
da bir İstanbul alabilir mi? Valla
İstanbul meselesi tabii bizi hep çok
heyecanlandıran bir şey. İşte İstanbul
Uluslararası Finans Merkezi olacaktı.
Asya yakasında sitesi bile kuruldu filan
ama İstanbul'u Dubai'yi yapmak öyle biz
sermayeye çok iyi davranacağız filanla
olup bitecek bir şey değil. Onun
ötesinde birtım şartları sağlamak
gerekiyor. Buraya gelenlerin güvenlik
içinde olmaları lazım. Çoluklarını,
çocuklarını gönül rahatlığıyla
gönderebilecekleri okulların olması
lazım. okullarda şimdi bizim
okullarımızda görülen sorunların
yaşanmıyor olması lazım. Ötesinde de bir
serbestlik içinde hareket etmeleri
lazım. Şimdi bu sadece bir de bu da
değil. Dubai nüfusunun ya da Birleşik
Arap Emirlikleri nüfusunun %20'si kendi
yerlileri, onun ötesindekiler zaten
çalışanlar filan hiçbir hakları olmayan
başka ülkelerden gelen zor şartlarda
çalışan insanlar. Ama beyaz yakalılar
için tabii ki bir cennet. Şimdi şunu
soralım. Burayı bir de Dubai'ye
çevirdiğiniz takdirde İstanbul'da
kiralar ne olacak? İstanbul'da yaşamak
isteyen bir İstanbullu memur, beyaz
yakalı, mavi yakalı nerede yaşayacak?
Dağlara mı çıkması gerekecek yaşamak
için? Bunun bir de toplumsal maliyeti
var. Körfez ülkelerinde ödenmesi
gerekmeyen bir toplumsal maliyeti var.
Bütün bunları düşünmeden böyle şuradan
bir parçayı alalım, buraya yerleştirelim
diyerek olacak bir iş olmadığı
kanaatindeyim ben. Ayrıca o şekilde
yapıldığı takdirde de itiraz edilmesi
gerektiğini düşünüyorum.
>> Soli başta biraz bahsettin ama bu
Lübnan'la ilgili bir şeyler sormak
istiyorum. İran'ın Lübnan'ı ateşkese
dahil etme çabasına karşılık İsrail'in
bunu reddetmesi süreci bir çıkmaza sokar
mı? Ve Lübnan bölgedeki diplomatik
önceliklerin dışında mı kaldı?
>> Şimdi Amerikan tarafı sanırım Trump
bugün konuşmuş ve Lübnan dahil değildir
demiş. onu dediği zaman zaten
Pakistan'ın açıklamasını da İran'ın
iddiasını da yok sayıyor. Burada kimin
doğru söylediğini biz ölçecek durumda
açıkçası değiliz. Ama Lübnan üzerindeki
İsrail hedefinin çok köklü bir hedef
olduğunu anlıyoruz. Zaten bunu benim
yorum yapmama gerek yok. İsrailli
yetkililer kendileri amaçlarının ne
olduğunu söylüyorlar. Litani nehrine
kadar İsrail'in kuzey sınırından aşağı
yukarı 30 ketrlik bir mesafedir bu. O
alanda aslında nüfus da bırakmak
istemiyorlar. Özellikle Şii nüfus
bırakmak istemiyorlar. Hızullah'a destek
verme ihtimali var diye hiç nüfus
bırakmak istemiyorlar. Orayı kontrol
etmek istiyorlar. Muhtemelen de bir
işgal gücünü de orada tutacaklar.
1982'den
2000 yılına kadar 18 yıl boyunca
yaptıkları gibi. Ama bu seferki onun çok
ötesine gidecek. Çünkü nüfusu gerçekten
boşaltmak istiyorlar. Bu Litani'ye kadar
Lübnan'nın güneyini kontrol etmek
aslında İsrail'in kurucu başbakanı
Bengurio'nun da hayallerini çok süslemiş
olan bir şeydi. Bu nedenle kendinden
sonraki Başbakan Moşe Şaret'le
aralarında büyük tartışmalar filan da
olmuştu. Böyle bir ortamda ve
İsrailliler köyleri ve evleri
yıktıklarına göre zaten oradan yorgan
döşe kaçmak zorunda kalmış olan
insanların dönebilecekleri bir yer yok.
Bu da tabii Lübnan'ın zaten kırılgan
olan toplumsal yapısı üzerine daha da
büyük bir yük binmesi anlamına gelecek.
Yarın öbür gün ateşkes olsa orada da
Hızullah silahlarını da bıraksa en
azından 4500.000 kişi nereye dönecekler?
dönecekleri bir yer olmadığına göre
bütün bunlar sorun olarak duracak ve
belki bugün 75'ten 90'a kadar 15 yıl iç
savaş yaşamış ve nüfusunun %5'ini de o
iç savaşta kaybetmiş olan bir ülke
Lübnan bugüne kadar çıkmayı gitmeyi
düşünmemiş olanları bile gitsek mi artık
diye düşündürtecek olan şey bu yıkımın
artık Lübnan'ın zaten zayıf olan
sistemini, rejimini, hükümetini belini
bir daha doğrultamayacak hale
sokmasından duyulan olan korkudur. Ben
Lübnan'ı severim. Beyrut'u çok severim.
Ondan dolayı da böyle bir sonucun
gerçekleşmesini açıkçası istemem. Ama
gidişat çok da parlak gözükmüyor
açıkçası.
>> Tüm bunları dinledikten sonra şöyle bir
şey sormak istiyorum. Bu savaştan
stratejik ve ekonomik olarak kim karla
çıktı?
>> Şimdi burada çok farklı açılardan bakmak
mümkün. Amerika Birleşik Devletleri
kendisi bir gaz ve dünyanın en büyük
petrol üreticisi olduğu için petrol ve
gaz bağımlılığı olmadığı için ama
fiyatlar içeriye yansıyor diye bir
enflasyonist baskıyla karşılaşıyor.
Aslında o anlamda gücünü göstermiş oldu.
Çin'in yararlandığını söyleyebiliriz. En
azından 3 aylık zaten rezervleri varmış.
Japonya'nın daha da uzun sürecek
rezervleri varmış. Ama Asya'daki
ekonomiler bundan çok ciddi bir zarar
gördüler. Bu savaşın sonuçlarına çok
farklı açılardan bakmak tabii ki mümkün.
Genelde özellikle işi bu olanların
vardıkları bir sonuç. Amerikan
hegemonyasının ya da Amerikan
İmparatorluğunun çöküşünün
enstantanelerini gördüğümüz ya da buna
tanıklık ettiğimiz şeklinde prestij
kaybettiği az önce söyledim kullandığı
askeri malzemelerle kendi Asya'da
ihtiyaç duyacağını beyan etmiş olduğu
mühimmatını kaybetmiş oldu. Belki birtım
askeri sırları teknolojisi başkaları
tarafından gözlemlenebildi, anlaşıldı.
Dolayısıyla gizlilikleri kalmadı.
Kapasitesini göstermiş oldu. Bu son
derece etkileyiciydi. Buna karşılık
uçakları hava savunma sistemi kalmadığı
iddia edilen İran tarafından
düşürülebildi. Çok ucuz 20 30.000
dolarlık İHA ve SiHA'lara karşı yüz
binlerce dolarlık ya da hatta
milyonlarca dolarlık füzeler
kullanmalarındaki hesapsızlık aslında
ortaya çıkmış oldu. Amerikan ordusunun
yorgunluğu hatta bir ölçüde de moral
bozukluğunu buna ekleyebiliriz. Ama
bunların da ötesinde belki daha az somut
olarak görülebilecek olan şey Amerika
Birleşik Devletleri'nin bir hesap kitap
yapmadan saldırgan bir ülke olarak
kendisine saldırma ihtimali olmayan bir
ülkeye bir gerekçe icat ederek ve İsrail
ile birlikte saldırmış olması. Bu İsrail
ile birlikte saldırmış olma boyutu
Amerika'nın içinde çok ciddi siyasi
problemler yaratıyor Trump açısından ve
muhtemelen Cumhuriyetçi Parti açısından.
Onun ötesinde Amerikan prestiji,
Amerikan gücünün meşruiyeti. Bütün
bunlar tabii çok ciddi bir darbe almış
vaziyette. Ayrıca başkanın
konuşmalarındaki
tutarsızlıklar, konuşmalarındaki üslup,
bazen ne dediğinin tam olarak
anlaşılamaması bütün bunlarda Amerika
Birleşik Devletleri'nin bir devlet
olarak ciddiyetinin sorgulanmasına yol
açtı. Az önce bahsettiğim New York Times
haberinin en çarpıcı taraflarından
birisi savunma bakanı Heet dışında
etrafındaki kurmay heyetten hemen
hepsinin bu savaşın iyi bir fikir
olmadığına inanmalarına rağmen
fikirlerini başkana karşı sonuna kadar
savunma cesaretini göstermemeleri. Yani
karar bir ölçüde Trump'ın kucağına
atılmış. Onun kelime de şu iç
güdüleriyle belirlenmiş bu savaşın
başlaması. Bütün bunlar tabii
Amerika'nın karar verme mekanizmaları ve
yönetimi hakkında dünyaya ciddi bir zaaf
olarak bence yansıyor. Ama onun ötesinde
bakan birtım yazarlar beni şaşırtan
demeyeyim ama ilgilendiren önemli birtım
laflarda yazdılar, ettiler. Şunlar
mesela ben Körfez ülkeleriyle Amerika
arasındaki ilişkinin ciddi bir dönüşüme
uğrayacağını orta vadede düşünüyorum ama
kısa vadede dönüp de gene koruma için
başvuracakları ya da yeniden yapılanma
için inşaat için başvuracakları Dubai
örneğindeki gibi Dubai yeniden belki
vitrin yapacak meşruiyetin ona
sağlanması için gerekli katkının ancak
Amerika Birleşik Devletleri'nden
gelebileceğini söylüyorlar. Bu teknoloji
konusundaki üstünlük ve Amerika'nın
kendi teknolojik gelişmede ihtiyaç
duyduğu minerallerin giderek daha farklı
kaynaklardan alınmasıyla zafiyetlerini
bir ölçüde gizleyebildiğini söyleyenler
var. Kimisi doların saltanatı bitiyor
derken kimisi tam tersine bunun kalıcı
olduğunun ortaya çıkmış olduğunu
söylüyor. Dediğim gibi farklı açılardan
bakanların farklı değerlendirmeleri var.
O nedenle tam olarak bir sonuca varmak
mümkün değil. Ama birinin yazısında
vardı bu benim hoşuma da gitti. Trump'ın
hatalarını, bedelini azaltan bir Amerika
Birleşik Devletleri nesnel gücü var. O
çıkıyor ortaya. Ancak bunu çok bir
mirasyedi savrukluğuyla harcadığını
bugünkü yönetiminde düşünenlerin sayısı
epeyce çok. Çin'in de son tahlilde bu
durumdan keyif aldığını düşünen epey
insan var. Ben de bunlardan biriyim.
Fakat bunun da bir sınırı var. Bu
Ekonomist dergisinin geçen haftaki baş
yazısında ve kapağında olan şey Çin'in
ellerini ovuşturduğu yönünde bir
yorumdu. Ama bir noktadan sonra
ekonomist de dönüp diyor ki iyi de diyor
Çin istikrarsızlıktan çok rahatsız olan
bir rejime sahiptir. Bu istikrarsızlık
ekonomik kriz olarak kendini gösterirse
Çin mal satamayacaktır. Bu da kendi iç
dengelerini ekonomide etkileyecektir.
Çin kuralların belli olmadığı veyahut da
kurallara uyulmayan bir ortamdan
rahatsızlık hisseder. Çünkü kuralcı bir
ortamda büyümesini sağlayabilmiştir
diyenler de var. O nedenle bazıları
hatta Amerika'nın bu kural
tanımazlığının bilinçli bir şekilde
herkesi kontropiyede bırakmak için de
yapıldığını iddia edebiliyor. Bu durum
bu. İran buradan kazançlı çıkmış mıdır?
Vallahi Hürmüz Boğazı üzerindeki hakkı
ya da bu geçenlerden para alma işini
kurumsal hale getirdiği takdirde buradan
bir kazancı olur. İkincisi ceberrut bir
rejim. saldırmış olduğu, katliam yapmış
olduğu vatandaşlarının bile bu savaş
rejime değil İran'ın kendisine karşıdır
duygusuna kapılmalarıyla yeniden
meşruiyet kazanmadıysa bile en azından
kendi toplumunun kendisine yönelik
tepkilerinin azaldığı yahut da ortaya
çıkarılamadığı bir döneme girdi. Ve bu
kargaşa içinde de adam asmaya daha önce
dondurduğunu ilan ettiği idam cezalarını
patır patır uygulamaya da başladı ve
rejimin nitelikleri unutuldu. İran'ın
İsrail ve Amerika'nın saldırısına
uğramış bir mazlum ülke imajıyla dünyada
da büyük bir sempati kazanmış olduğunu
da en azından şu anki durumda
söyleyebiliyoruz. İsrail'e bakınca
Gazze'nin üstüne bir de bu gelince
üstelik Lübnan'ın hakikaten neredeyse
kural tanımadan bombalanmasıyla da o
ülkenin dünyadaki yalnızlığının daha da
derinleşmiş olduğunu sanırım
söyleyebiliriz ve bu bir noktadan sonra
Amerika'yile olan ilişkilerine kadar da
yansıyabilir diye düşünüyorum.
Amerika'daki gelişmelere baktığımda
>> Avrupa Birliği ve Amerika ilişkilerini
de merak ediyorum. Bu krizden sonra, bu
savaştan sonra NATO bu krizi atlatacak
mı? Amerika olmadan bir NATO mümkün mü?
Çünkü Amerika'nın böyle söylemleri var.
NATO'dan çıkmak istiyorum gibi. Ve bu
ilişkiler sence ne yöne evriliyor?
>> Trump'ın ilk döneminde iki kez NATO'dan
çıkmak istediği dönemi bittikten sonra
açığa çıkmıştı. Bu bilindiği için de
Amerikan Kongresi bir herhangi bir
başkanın kendi başına bir yürütme
kararıyla ülkeyi NATO'dan
çekemeyeceğini, çıkaramayacağını kanunla
kurala bağladı. Dolayısıyla Trump çıkmak
istese bile bunun için sanırım hem
Temsilciler Meclisi'nin hem de
Senato'nun /çte ik çoğunluğuna ihtiyaç
duyar. Şu anda Amerikan Kongresi'nde
/3te2 çoğunluğun NATO'dan çıkalım
diyeceğine dair belirli bir emare yok. O
bir. Ama Avrupalılar da giderek
Amerikasız bir NATO fikrine kendilerini
alıştırmaya çalışıyorlar. Onların sorunu
ki bu tabii Türkiye'nin de sorunu
oluyor. Bugün düğmeye basılsa
Avrupalıların Amerika'nın bütün
yaptıklarını ikame edebilmeleri o kadar
da en azından bir 5 yıl sürecektir
deniyor. Şimdi bu savaşın sonuçlarından
birisi de Avrupalıların satın alarak
Ukrayna'ya gönderdikleri silahların
tüketilmiş olması nedeniyle artık bu
silahları da alamayacak durumda
olmaları. Ama kurallar, kanunlar,
kongre, mongre filan bunları da bir yana
bıraktığımızda aklı başında herhangi
birileri kaldıysa Amerika'da Amerika'yı
NATO'dan çıkarmanın Amerikan küresel
stratejik çıkarlarına ne kadar ciddi bir
darbe vuracağını idrak etmiş
olduklarını, bunu çok iyi kavradıklarını
sanıyorum. Ve son tahlilde Trump'ın da
bunu yapmasına pek de olanak
tanımayacaklarını düşünmek istiyorum ve
düşünüyorum. Türkiye'nin de tabii bu
Amerika'nın NATO'dan çekilip
çekilmeyeceği ya da Avrupa'ya ne ölçüde
güvenlik şemsiyesiyle katkıda
bulunacağı, bunlar tartışmaya çok açık.
Trump gitse bile Amerika Birleşik
Devletleri'nin bir soğuk savaş
dönemindeki ya da soğuk savaşın hemen
ardından gelen dönemdeki kadar Avrupa'ya
kaynak zaman ayıracağını söylememiz
mümkün değil. Ama bence giderek
Amerika'da da Trump'a rağmen belki bu
müttefiklere ihtiyaç olduğuna dair bir
görüşte şekilleniyor. Gerçi kendisi
yaptığı basın toplantısının sonuna
yeniden Grönland'ı sıkıştırıverdi. Artık
onunla ilgili yeniden bir şey yapacak mı
onu göreceğiz. Ama bu İran savaşı'nın
ardından belki Trump'ın pek Ortodoks
sayılmayan yahut da kendi kafasına göre
hareket etmesinin getireceği bedeller
konusunda Amerikan sistemi içinde bir
fren mekanizması yavaş yavaş
oluşturulabilir mi? En azından benim
kafamdaki sorulardan biri bu. Bunu
önümüzdeki günlerde görürüz ama dediğim
gibi Türkiye'nin de NATO'nun geleceği
Türkiye'nin güvenliğini de
ilgilendiriyor. İran'dan atıldığını,
Milli Savunma Bakanlığı'nın söylediği
füzeler sonuçta NATO imkanlarıyla
düşürüldü. herhangi bir şekilde yerleşim
bölgesine düşmeden ve kimseye zarar
vermeden Milli Savunma Bakanı da bundan
birkaç hafta önce gazeteci Sedat
Ergin'in sorularına verdiği cevapta
NATO'nun Türkiye'nin güvenliği açısından
vazgeçilmez olduğunun da altını çizdi.
Dolayısıyla Amerika'nın ilgisi zayıflar
ya da zayıflamaz, Amerika kalır ya da
kalmaz, Türkiye'nin, NATO'nun Avrupalı
müttefikleriyle birlikte yeni bir mimari
üzerinde çalışması zaten mutlaka
gerekecektir. meşru soru şudur.
Amerika'yı çıkardığın takdirde ki tekrar
ediyorum Amerika açısından da çıkmanın
çok akıllı bir iş olduğunu sanmıyorum.
Uzmanların pek çoğu da bu konuda
hemfikir gibi gözüküyorlar. Amerika'nın
olmadığı bir kurum hala NATO olarak
kalabilir mi sorusu orta yerde duruyor
ama ortada bir kurumsal yapı olduğuna
göre Avrupalıların bunu diri tutmak
isteyeceklerini sanıyorum. Avrupa
Birliği eğer Amerika çekilecek olursa
herhalde NATO'nun imkanlarının üzerine
konarak yeniden birtım şeyler yapmaya
çalışacaktır. Şimdi bir de tabii NATO
benim de büyüdüğüm dönemlerden itibaren
NATO'nun, Türkiye'nin NATO üyeliği hep
tartışılan bir konu olarak gündemimizde
kaldı. Solcuların meselesidir genelde
ama sağcıların da ara ara en azından
gizli kapalı şekilde bununla ilgili bir
şeyler söylediklerini biliyoruz. Ama
baktığınız zaman işte örneği verdim.
Dört füze bunlar NATO imkanlarıyla
düşürüldü. Çünkü Türkiye'nin doğru
dürüst kullanabileceği bir hava savunma
sistemi yok. Bunun ötesinde gene Türk
toplumu son yapılan bir araştırmaya göre
NATO üyeliğini müspet bulduğunu %71'lik
bir çoğunlukla dile getirmiş. Bu en kötü
olduğu dönemde Amerika'yla ilişkilerin
bile Kadiras Üniversitesi'nin yaptığı
araştırmalarda %50'nin altına hiç
düşmemişti diye hatırlıyorum ben. O
nedenle dünyada hemen herkes bir şekilde
kendi güvenliğini sağlamak için bir
gruplaşmaya, kurumlaşmaya gitmeye
çalışırken halihazırda var olan bir
kuruma, kurumda Türkiye'nin kendi
çıkarlarına uygun şekilde yeni bir konum
elde etmesi de bence çok da şaşılacak
bir şey olmasa gerektir diye
düşünüyorum. Bu arada tabii işte AB NATO
ilişkileri konuşuluyor. AB'nin de
NATO'nun da bundan böyle yok demokratik
ilkelerdi, şunlardı bunlardı. Bunlara ne
kadar değer verdiğini daha ileride
tartışacağız. Batı ittifakı o bakımdan
çok iyi bir sınav vermedi. Ukrayna
Gaz'de karşılaştırması nedeniyle de şu
anda her şey çıkarlar üzerinden ve işime
geldiği gibi bir işbirliği içinde olurum
ilkesi üzerinden gidiyor. Ta ki yeni bir
dönemin kurumları yerleşene ve onun
değerleri şekillenene kadar. O bakımdan
da bilmiyorum sen de soracak mıydın? Ben
AB içindeki çı başında yapılacak olan
seçimleri de çok önemsiyorum ki kendisi
aynı zamanda NATO üyesi.
>> Kim bu çıbaşı? Bu arada JD Wens
Macaristan'da ne yapıyor?
>> Valla işte çı başı Türkiye'nin,
İsrail'in ilişkilerinin çok yakın
olduğu, Amerika'nın bugünkü yönetiminin
ilişkilerinin çok yakın olduğu
Macaristan. JD Vens'in Macaristan'da
olmasının sebebi de 16 yıllık iktidarın
ardından daha önceki bir çalışma
arkadaşının başı çektiği muhalefete
seçimi kaybetme ihtimali yüksek olan
Victor Orban'a destek vermek. Victor
Orban illiberal bir demokrasiden yana
olmakla övünen, bunu ilan etmiş olan
birisi ki kendisi 1989'da Macaristan'da
demokrasiye geçişin simge ismi olarak
bilinir. 1956 Sovyet işgalinden sonra
öldürülen dönemin Komünist Partisi Genel
Sekreteri Imre Nagin'nin naşı devlet
töreniyle yeniden gömülürken 1989'un
haziranında yapılan konuşmalardan birini
26 yaşındayken Orban yapmıştı ve dediğim
gibi o zaman Macaristan'ın demokrasiye
geçişinin simge isimlerinden birisi
olmuştu. Şimdi kendisi illeraldir
demokrasinin ya da dünyadaki seçilmiş
otoriter sistemlerin simgesi haline
gelen bir ülkenin yöneticisi. İşte
medyaya el koydu. Üniversiteleri
kontrolü altına aldı. Yargıya kendi
adamlarını atadı. Efendim tartışma
imkanlarını kısıtladı. Bağımsız düşünce
kuruluşlarını ezdi. Kaynaksız bıraktı ve
kendisine bağlı düşünce kuruluşları
aracılığıyla kamuoyu oluşturmaya
başladı. Ve en güzeli de bütün bunlar
içinde liberal demokrasinin vücut bulmuş
hali diye ortaya çıkmış olan Avrupa
Birliği'nden aldığı paralarla yaptı.
Avrupa Birliği ancak son yıllarda
uyanarak Orban'ı desteklememe için bir
irade göstermeye başladı ama biraz da
gecikti. Nitekim en son Ukrayna'ya
yardım paralarında gene Orban bloke
etti. Bu bakımdan Amerikan sağı
tarafından çok seviliyor. Ayrıca tabii
Katolik bir milliyetçiliği savunuyor.
Rusya tarafından çok seviliyor. Çünkü
Rusya'ya karşı değil. Rusya'ya çok yakın
ve Avrupa Birliği'nin Rusya
politikalarının önüne bir engel teşkil
ediyor. Ama bugün zorda seçimi
kaybedebilir. Gerçi seçimi kaybetse bile
elinde hala seçilenleri zor durumda
bırakacak pek çok imkan var. Ona göre
hem seçim sistemini düzenlemiş hem yargı
sistemi zaten kendisine bağlı. biraz
Polonya'dakine benzer bir itiş kakış
Macaristan'da da yaşanacak gibi
gözüküyor. Vens orada Orban'ın ne kadar
büyük bir de siyasetçi ve devlet adamı
olduğunu söyleyerek ona destek vermek
için bulunuyor. Ki Amerika'nın savaşta
olduğunu düşünürsen başkan yardımcısının
o yoğunluk içinde Macaristan'a gidip en
az iki gün geçirmiş olması da hafife
alınmayacak bir destektir diye
düşünüyorum. Son iki sorum Trump'la
ilgili. Soli. Birincisi Trump'ın
görevden alınma ihtimali var mı? Final
sorum ise Trump başarılı olduğu için mi
ateşkes ilan etti yoksa tam tersi mi?
>> Trump'ın anayasa, Amerikan anayasasının
ek. maddesi gereği başkanlık görevlerini
yerine getiremeyecek halde olduğunu
söylemesi gereken ve bunun için senatoya
başvurması gereken kişi başkan
yardımcısı Vens. Ben o kişinin Trump'ın
akli dengesini yitirmekte olduğu
gerekçesiyle senatoya başvurarak
görevden azledilmesini talep edeceğine
pek ihtimal veremiyorum. Bence Trump
sıkışmış olduğu yerden çıkabilmek için
bu ateşkese sarıldı. Ama ateşkesin daha
önce konuştuğumuz gibi ne kadar
süreceğini hep birlikte göreceğiz.
>> Teşekkür ediyorum Solik.
>> Ben de teşekkür ederim. İzleyicilerimize
de iyi günler, iyi akşamlar.
Ask follow-up questions or revisit key timestamps.
Soli Özel, ABD ve İran arasındaki ateşkes sürecini, İsrail'in Lübnan'daki askeri hedeflerini ve küresel çatışma ortamını değerlendiriyor. Programda ayrıca Pakistan ve Umman'ın diplomatik rolleri, İstanbul'un Dubai'ye alternatif olup olamayacağı, NATO'nun geleceği ve Macaristan'daki siyasi gelişmeler gibi geniş kapsamlı jeopolitik analizler yer alıyor.
Videos recently processed by our community