ABD-İran: Savaştan Dönülür mü? | Bir Barış Aldatmacası: Gazze Barış Kurulu | Münih’ten Sonra Batı
668 segments
Söyle bir şey soracağım. Amerika
gerçekten İran'ı bombalayacak mı?
>> Vallahi bu Trump'ın alameti farikası ve
kendisinin de böbürlendiği marifeti
benim ne yapacağımı kimse bilmiyor.
Bazen kendisi de bilmiyor zaten. Bu
kadar büyük bir yığınak yaptıktan sonra
hemen herkesin beklentisi saldıracağı
yönünde. Fakat saldırmaması için de
önemli birtım gerekçeler var. Ben şahsen
özellikle de bu gümrük tarifeleri
kararının Anayasa Mahkemesi tarafından
anayasaya ya da kanunlara aykırı
bulunmasından sonra delirip böyle bir
adımı atma ihtimalini yüksek görüyorum.
İranlıların da buna hazırlanmış
olduklarını sanıyorum.
>> Peki böyle bir şey olursa bunun
Türkiye'ye ilk etkisi ne olur?
>> En başta tabii göç meselesi. Sanıyorum
zaten sınırda daha Ocak ayındaki Kris
yığılma sırasında birtım tedbirler
alınmıştı. göç. Eğer İranlılar mukabele
ederler, örneğin Hürmüz Boğazını
kapatırlar ise o zaman petrol
fiyatlarında, altın fiyatlarında müthiş
bir patlama yaşanması ihtimali vardır.
Dünya ekonomisini sıkıntıya sokacak olan
bir duruma gelinebilir. Bunun da tabii
Türkiye üzerinde etkileri olacaktır.
>> Böyle bir saldırıya İran'ın ne kadar
dayanacağını düşünürsün? Ben ne düş,
benim ne düşündüğüm pek önemli değil ama
sanıyorum İran'daki rejim yeterince uzun
bir süre dayanabileceğini, Trump'ın da
öyle haftalarca sürecek bir bombardımanı
yapamayacağını, kendi kamuoyundan buna
yönelik çok sert tepkiler alabileceğini
hesaplıyorlar. Kimin hesabının doğru
çıkacağını bilmiyorum. Fakat ben İran
rejiminin her şeyi doğru
değerlendirebildiği kanaatinde değilim.
Sadece şu kadarını tahmin ediyorum ki
İranlı birtım yazarlardan takip ettiğim
kadarıyla onlar da aynı yerdeler. İran
rejimi bu saldırıyı rejim yıkılmadan
atlatabileceğine inanıyor şu andaki
durumda ve çok da sert bir karşılık
vermeye de hazır olduklarını sanıyorum.
>> Son bir şey soracağım. Peki rejim
yıkıldığında alternatif rejim modeli ne
olabilir? Ya da modelleri
>> bu mesela Venezuela'dan farklı olarak
alternatif bir rejim modeli de değim.
Alternatif bir siyasi akım yok. Yani şu
ana kadar İran'ın içindeki tartışmalar
hep rejimin kendi içinde oldu. Daha
şahin olanlarla, daha ılımlı olanlar,
toplumu hiçe sayanlarla topluma birtım
şeyler verilmesi gerektiğini
düşünenlerin didişmesi şeklinde yaşandı.
Ama toplumdaki büyük hoşnutsuzluğu
kanalize edebilecek bir siyasi hareket
yok. Bir lider hiç yok. Dolayısıyla yani
bu rejimin çökmesi İran'da aynı zamanda
kaos yaşanması belki azınlıkların isyanı
ile başlayacak bir iç savaşın önünün
açılması olur ki o zaman da yani rejimin
yıkılmasından da daha tehditkar bir
durum ortaya çıkabilir bütün çevre
ülkeler açısından.
>> Pehlevinin şansı var mı?
>> Ben Pehlevinin pek şansı olduğunu
açıkçası sanmıyorum. Yani doğru eski
nesiller ölüyorlar. Dolayısıyla babasına
yönelik antipati ona yönelmeyebilir ama
azınlıklar babasından memnun değillerdi.
Onların kolektif hafızasında Pehlevi
isminin çok da olumlu bir yansıması ya
da yankısı olduğunu sanmıyorum.
>> Soli, peki savaş uzarsa bu kime yarar?
Kime zarar?
>> Şimdi Wall Street Journal gazetesinde
haber çıktı. Diyorlar ki bir deneyecek
şöyle ufak ufak bombalayıp hani abanın
altından sopayı ya da abanın üstünden
sopayı göstermeye çalışacak Trump. bu
şekilde İran rejimini müzakerelerde
istediklerini kabul etmeye zorlayacak.
Ben İran rejiminin bütün bunları
düşündüğünü, hiçbir şekilde teslim
olmaya niyeti olmadığını ve daha önce de
söylediğim gibi bu saldırıdan ayakta
kalarak çıkabileceğini düşündüğünü
sanıyorum. Bu durumda savaş uzayabilir.
Şimdi savaşın uzamasının üç boyutuna
bakalım. Bir, Amerika'da kamuoyu
haftalarca sürecek bir bombardımana ne
ölçüde destek verir? Kongre kendisinden
izin alınmadan yapılan bu saldırıyı
engellemek için cumhuriyetçilerin
nihayet kendilerine gelmesiyle bir adım
atar mı? Dolayısıyla Trump'ın pozisyonu
da o kadar sağlam değil gibime de
geliyor. Ya da böyle bir ihtimal var.
İran rejimi dediğim gibi kendi
hesaplarını saldırı ne kadar sürerse
sürsün bunun altında ezilmeyeceğini,
çökmeyeceğini hesaplayarak yapmış.
Ayrıca da Arap ülkelerine, Amerikan
üstlerine, İsrail'e saldırmayı, belki de
Hürmüz Boğazını da kapatmayı göze alacak
durumda. Çünkü daha fazla kaybedecek de
bir şey olmadığını düşünüyor. Bir
toplumsal ayaklanma çıkmadığı takdirde
böyle bir ortamda rejimin hesapları
aslında doğru çıkabilir. Yani rejimin
dayanma süresi Amerika'nın dayatma
süresinden uzun olabilir.
>> Peki bu durumda Çin ve Rusya ne yapıyor
olacaklar? Durup seyredecekler mi? Çin
ve Rusya akıllara gelebilir. Çin biraz
malzeme gönderiyordu. Rusya'nın tam ne
yaptığını bilmiyorum. Şimdi Amerika
dediğimiz zaman her şey radarın
ekranında görülüyor. Çin'in ve Rusya'nın
ne yaptığını daha iyi incelemek. Onların
kaynaklarına bakmak gerekiyor. Ama son
tahlilde savaşı engelleyebilecek bir
ağırlıkları yok. En fazla İran'ın
direnişini güçlendirecek bir yardımı ona
açıktan ya da dolaylı bir şekilde
yaparlar diye düşünüyorum. Çünkü
sonuçlar yani eğer petrol fiyatları
patlayacaksa bu Çin'in de işine
gelmeyecektir. Rusya'nın işine gelebilir
ama ambargolar nedeniyle de o kadar
rahat edemeyebilirler.
>> Solly tüm bunları konuştuktan sonra bize
bu muhtemel saldırı sonrası olası
senaryolar hakkında da biraz fikir verir
misin?
>> Yani konuşurken değinmeye çalıştım
zaten. Dört olası senaryo var. Birisi
buradan bir demokratik cumhuriyet
çıkması sıfır ihtimal. İkincisi gene
konuştuk. Eski Şah'ın oğlu Rıza
Pehlevi'nin gelmesi. Bunun toplum
katında çok da alıcısı olmadığını
sanıyorum ya da büyük bir çoğunluğun
bunu kabul etmekte zorlanacağını
sanıyorum. Güçlü iki ihtimal var.
Bunlardan birisi gene dediğim gibi ve
hakikaten herkes açısından kabus
sayılabilecek muazzam bir istikrarsızlık
ve iç savaş. Özellikle azınlıkların
oturduğu yerlerde başlayacak olan bir iç
savaş ya da rejime karşı muhaliflerin
yeter artık demeleri. Dördüncüsü ve
kanımca en güçlü ihtimal devrim
muhafızları içinde bir grubun darbe
yaparak iktidarı ele geçirmeleri. Bunun
bir sonucu İslam Cumhuriyeti'nin adı
İslam Cumhuriyeti kalsa da İslami
tarafının tırpanlanması olur. Yani
mollaların hegemonyası biter. Hameneyi
yaşar yahut yaşamaz onu bilmiyorum. Bu
rejim içeride çok sert olabilir,
milliyetçi olur. Fakat ülkeyi
yönetemediği de iyice ortada olduğuna
göre bu rejimin kendi toplumuyla
barışmak adına dünyayla barışmayı tercih
edebilir. Bu Körfez ülkelerinin
istemeyeceği bir şey değildir.
Amerika'nın ne cevap vereceğini şu anda
tam olarak kestiremiyorum ama dünyayla
barışmaya niyet etmiş olan bir İran'ın
da Türkiye açısından hem ekonomik hem de
stratejik öneminin ne olduğunu yeniden
değerlendirme yolunu açması gerektiğine
inanırım.
>> Neden böyle söyledin?
>> Çünkü İran emlak değeri olarak
Türkiye'nin daha altında sayılacak bir
ülke değil. Hazar havzasıyla Basra
Körfezi arasında yani dünya gaz
rezervlerinin %93'ü ve normal şekilde
çıkarılan petrolün de %65'inin
çıkarıldığı bölgenin ortasında Asya'ya
açılan kapı olarak bilinen devlet
geleneği olan ve açıkçası toplumunun
enerjisini harekete geçirmeye nihayet
karar veren bir rejime sahip olduğu
takdirde gerek içerideki yetişmiş
insanları gerekse dışarıdaki yetişmiş
insanlarıyla muazzam bir insan
sermayesini mobiliz edebilecek. Ayrıca
da dünyanın her tarafında sempatiyle
bakılan bir toplum olduğu için de bence
yatırımları filan falan alabilecek bir
ülke olur. Yeter ki rejim bundan önceki
gibi patronaja dayalı beş para etmeyen
insanlarla yönetmeye kalkmasın. Ülkeyi.
Düzgün insanları yönetim kadrolarına
atasın.
>> İsrail saldırganlığı devam eder mi?
Dünya ile barışmakta olan bir İran'ın
bugünkü İsrail yönetimi için çok da
cazip bir görüntü yaratacağını sanmam.
Ama şunu da unutmamak gerekir. İsrail'in
1950'lerde şekillenmiş olan stratejik
anlayışında Arap olmayan ülkelerle iyi
ilişkiler kurmak esastı. Arap olmayan
unsurlarla da Kürtlerle ilişkisi
özellikle Irak'taki buna bağlıydı. İran
ve Türkiye ile her zaman iyi ilişkiler
kurmak istemişti İsrail. O nedenle yarın
öbür gün jeopolitik gerçeklerin ne tür
birlikteliklere yol açacağını da belki
bugünden kestirmek zor. Son bir şey
soracağım Soli. İç savaş ya da benzeri
bir durum sonrası bu Tebriz'in
Azerbaycan'a katılma olasılığı ya da
büyük Azerbaycan projesi gündeme gelir
mi?
>> Yani eğer büyük bir kargaşa, bir iç
savaş başlarsa onların işi nereye kadar
götüreceğini önceden kimse kestiremez.
Devrimlerin özelliği budur. Yani bir
kere bir dinamik başladıktan sonra onun
tam nerede duracağını kestirmek mümkün
değil. Ben bu konuda dolayısıyla
bugünden bir şey söyleyemem.
>> Sana şeyi sormak istiyorum. Ya bu Gazze
Barış Kurulu nedir ve neden böyle bir
şeye gerek duyuldu? Gerçekten Gazze'ye
barış getirecek mi? İnsanların ölmesine
engel olabilecek mi bu kurul? Ne
diyorsun? Gazze Barış Kurulu bence yıl
yağı satıcılarının son gösterilerinden
birinin kurumu. Gerçi Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla
kuruldu ama yani neresinden tutarsam
tutayım hiçbir işe yarayacağını
sanmıyorum. Şimdi barış kurulu diye bir
şey kuruyorsun. İç çelişkilerine
geleceğim. Bu kurulun ilk toplantısı
Şubat ayı içinde yapıldı. Trump bunun
başkanlığını yaptı. Kendisi zaten
ölünceye kadar başkanı kalacakmış. Ondan
birkaç gün önce İsrail Meclisi Kneset,
Batı Şeri'da Filistin yönetiminin
kontrolündeki bölgelerde yeni alanların
yerleşime açılması için karar çıkardı.
Yani kolonizasyon devam edecek ve bu
konuda bu barış kurulunun başkanının
başkanı olduğu ülkenin Dışişleri
Bakanlığı'ndan ya da herhangi bir
yetkili merciğinden de tek kelime
çıkmadı. İki Gazze'nin %53'ü şu anda
İsrail'in kontrolü altında. İsrail
Genelkurmay Başkanı buradan asla
çekilmeyeceklerini söyledi. Bazen
bunlara yönelik bir iki laf ediliyor ama
hiçbir şekilde bir şey yapılacağı yok.
Benim görüşüm Trump'ın ve damadının
Gazze'yi bir büyük tatil beldesi haline
getirme fikrinden vazgeçmedikleri
yönünde. Bugün 35 üye var. 35 üyenin
34'ü diyelim ki İsrail ordusunun derhal
o %53'ten çekilmesi gerektiğini
düşünüyor. Eğer 35 üye yani Amerika
Birleşik Devletleri böyle düşünmüyorsa
öyle bir kararın geçmesi mümkün değil.
Böyle bir saçma düzenleme olmaz. Ayrıca
oradakilerin çoğunun da ancak belli bir
çıkar edineceklerini düşündükleri için
orada oldukları belli. Sabah akşam
Katar'a ve Türkiye'ye yüklenen Bibi
Netanyahu'yu zorla ona soktular. birinci
toplantıya kendisi katılmadı bile. Onun
için ben bundan herhangi bir yani
gösteri dışında ya da görüntüyü
kurtarmak, zevairi kurtarmak dışında bir
şey çıkacağı kanaatinde değilim.
Korkarım bunun perdesi altında Gazze'nin
boşaltılmasına gidilecektir mümkün
olduğu kadar. O yüzden de meselenin
özüne inip kafa kafaya herkesi kırdırıp
bir barışa yönelmektense bu tür
gösterilerle bu herhangi bir problemin
çözülebileceğini sanmıyorum. Son olarak
Hamas'tan da bahsetmek lazım. Hamas'la
yapılmış olan anlaşmaya göre
teknokratlardan oluşan bir Filistinli
ekibin gelip Gazze'yi yönetmesine izin
verecekti. İnsanlar içeriye
giremiyorlar. Çünkü Hamas'ın da ne silah
bırakmaya niyeti var ne de oradaki
yetkisini başkalarıyla paylaşmaya niyeti
var. Bunu da söylemek lazım.
>> O zaman insan merak ediyor. Birleşmiş
Milletler varken neden böyle bir kurula
gerek duyuldu? Avrupalı ülkelerin
katılmamalarının önemli sebeplerinden
birisi ki zaten bunun Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi'nin yerine
alma ihtimali ki Trump böyle bir
ihtimalden de bahsetti. Şimdi Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi bir işe
yaramıyor. Çünkü kilitlendi. Hiçbir
karar oradan çıkarılamıyor. De ki
buradan karar çıktı. Bu kararı kim
uygulatacak? Hangi güvenlik güçleriyle
gidip barışı koruyacaklar ya da barışı
yapacaklar? Ya ben belki fazlasıyla ön
yargılıyım ama dediğim gibi bunun bir
gösteri dışında bir anlam taşıdığını
sanmıyorum. Bu benim çok sevdiğim Finton
Otul adlı bir İrlandalı gazeteci yazar
var. Onun Trump'la ilgili söylediklerine
çok uygun. Trump için siyaset gösteri
bir şey yapmak değil. Dolayısıyla bu da
gösterinin bir parçası. Onun ötesinde de
bir şey söylemek hakikaten içimden de
gelmiyor.
>> Peki bu Gazze Barış Kurulundaki
Türkiye'nin konumu nedir? Türkiye
üyelerden birisi Hakan Fidan'nun hem
kuruluşunun ilan edildiği toplantıdaydı
Davos'ta Dışişleri Bakanımız hem de
yapılan ilk toplantıya gitti.
Başlangıçta 25 üyesi olacaktı. Şimdi 35
üyeyi de buldular. Tamam Türkiye Gazze
ile en çok ilgilenen ülkelerden birisi
olduğu için Gazze'de herhangi bir çözüme
yol açması beklenen bütün kurullarda yer
almak istiyor. Amerikalıların söz sahibi
oldukları bu kurulun içinde olmasını da
normal karşılamak lazım. Ama birtım
handikaplar var. Yani İsrail hayır
dedikçe Türkiye'nin ya da Katar'ın oraya
asker göndermeleri, oradaki yeniden
inşaat çalışmalarında rahatça
çalışabilmeleri pek de kolay olmayacak
ya da hatta belki mümkün olmayacak gibi
gözüküyor. Kendi içinde bu tür
çelişkiler var. Buna karşılık Endonezya
çok istekli. 8.000 asker göndereceğini
söyledi. Galiba bunu kabul ettiler. Dört
ülkenin asker göndermesi kabul edildi.
Fakat bunların arasında Türkiye yok.
Yani Türkiye'nin şu anda o kurul içinde
yapabilecekleri de benim görebildiğim
kadarıyla epeyce sınırlı dediğim gibi.
Yani taraflardan birisinin üyesi olduğu
bir barışta Filistinliler yok. Yok. E o
zaman hani nasıl olacak? Kiminle
barışığı sağlayacak bu? Ya da pazarlığı
kimle yapacak? Söylüyorum. Hamas'ın
böyle bir kendi iktidarını bırakmak gibi
bir niyeti olduğuna dair de pek bir
emare yok. Dolayısıyla yani hep aynı
yere dönüyorum. Yani buradan ben bir şey
çıkacağına inanmakta çok güçlük
çekiyorum.
>> Peki insan merak ediyor. Bu barış kurulu
en azından oradaki çocukların hayatını
etkileyecek, doğrudan etkileyecek. Böyle
bir etkisi olabilir mi?
>> Olamıyor. Çünkü İsrailliler Hamas şunu
yaptı, o büru bunu yaptı. Bize yönelik
bir tehdit vardı. Askerlerimize
saldırılacaktı diyerek saldırıyorlar.
Tamam eskisi gibi çok yüksek sayıda
insanı öldürmüyorlar belki ama gene de
öldürüyorlar. Bunların arasında gene
kadınlar var. gene çoluk çocuk var ve bu
kurul bununla ilgili benim bildiğim
kadarıyla herhangi bir deklarasyonda
filanda bulunmuş değil. Tekrar da
ediyorum Hamas kendisine hasım
olabilecek olan bütün odakları da yok
etmekle de meşgul. Yani arada kalan
Gazze'de yaşayan Filistin halkı bir tek
şey elde ettiler bugüne kadar refah
sınır kapısı açıldı. Dolayısıyla Mısır'a
filan gidebilme imkanı buluyorlar. Yarın
öbür gün refahtan geriye dönmeler
kısıtlanırsa İsrail tarafından onun da
beni şaşırtmayacağını ayrıca söyleyeyim.
Bu kurulun da o konuda ağzını açıp tek
kelime edeceğini sanmıyorum. Bir de
mesele Gazze'den ibaret değil.
Yerleşimci haydutlar her Allah'ın günü
batı şeriada saldırarak araba
yakıyorlar, ev yakıyorlar, insan taciz
ediyorlar, tarlaları yıkıyorlar, zeytin
ağaçlarını söküyorlar. Ve bu İsrail
güvenlik güçlerinin bulunduğu yerlerde
onların hiçbir müdahale etmemesi
sayesinde gerçekleşebiliyor. Barış
kurulu adını taşıyan bir yerden de
bunlarla ilgili tek kelime çıkmıyor. Az
önce de söyledim. Kneset'in çıkarmış
olduğu kanun karşısında Amerika Birleşik
Devletleri'nden cılız bir ses dahi
çıkmadı. Ya da çıktıysa çok cılız bir
ses çıktı. Dolayısıyla biz de duymadık.
O yüzden ben bunu hakikaten ciddiye
alamıyorum. Filistinlilerin örgütlerden
bahsetmiyorum. ne Filistin yönetimi ne
de Hamas. Onların da kendi toplumlarının
ne olduğunu pek umursadıkları kanaatinde
değilim ama sıradan Filistinlilerin
hayatını düzeltecek herhangi bir şey
şimdiye kadar gerçekleşmiş değil.
>> Söyle bir şey soracağım. Bu Şubat ayında
düzenlenen Münih konferansları bu
toplantı nedir? Kimler geliyor? Niye bir
araya geliyor? Ne konuşuluyor?
>> Valla Münih Güvenlik Konferansı 1963
yılından beri toplanıyor. Yani 63 yıllık
bir geçmişi var. Fakat mesela 90'lı
yıllarda fazla da dikkat edilen bir şey
değildi. Her ne önemli olmasına rağmen.
Çünkü 90'lı yıllar, 2000'li yıllar Davos
yıllarıydı. Şimdi jeopolitik meseleler
daha çok öne çıktığından Münih
konferansına ilgi daha fazla arttı.
Hatta ona güvenlik davosu filan diyorlar
ki bu bence Münih'i haksızlık. Ne zaman
ilk böyle bomba gibi herkesin gündeminde
patladı dersen, en azından benim
hatırladığım 2007 yılında Putin
Sovyetler Birliği'nin yıkılması 20.
yüzyılın en talihsiz olayıydı. Biz
oradan zayıf çıktık. Siz de bizim
zayıflığımızdan yararlanarak bizi yerde
tekmelediniz. Hakir gördünüz, rezil
ettiniz. Bir daha asla böyle bir şeye
izin vermeyeceğiz." dedi. Ve ilk defa
acaba ikinci soğuk savaş mı başlıyor
filan diye de tartışmalar başladıydı.
Ardından Münih Konferansı normalde bu
tür konferansların muhafazakarlığından
beklenmeyecek çok ciddi bir soruyla bir
rapor yayınladı. O raporda da soru
şuydu. İngilizce başlığı westlessness.
Batısızlaşmak ve bir anda gündeme
batısızlaşmak nedir? Ne anlama gelir?
Sonuçları ne olabilir sorusunu sokmuş
oldular. Ve bugün batı içi ilişkiler ya
da transatlantik ilişkilerde en can
alıcı soru da tamamen bu. Geçen sene
gene Münih Güvenlik Konferansı çok
gündemdeydi. Çünkü başkan yardımcısı JD
Vens gidip orada oturan bütün
Avrupalılara hakaret eder şekilde sert,
Avrupa'yı hakir gören, Avrupa'nın
bugünkü halinin acınılacak bir hal
olduğunu söyleyen bir konuşma yaptı.
>> Peki bir şey diyeceğim. Geçen sene
Amerika Başkan Yardımcısı Vens'le bu
seneki Dışişleri Bakanının söylemleri
arasında bir fark var. Bunun bir anlamı
var mı? Yani bir tarz farkı ve söylem
farkı. Şöyle ya bana şeyi düşündürttü.
Bu Amerikalıların gene efsanevi bir
başkanı vardır. Theodor Rosevelt. Bu
Panama kanalını yaptıran adam. Onun çok
önemli bir lafı vardır. Der ki, "Yumuşak
sesle konuş ama elinde kocaman bir sopa
tut." Sopayı geçen sene JD Vens tuttu ve
Avrupalılara hakaretamiz bir şekilde
hitap etti. beş para etmediklerini
söyledi. Bugün asıl güvenlik tehdidinin
Avrupa'nın kendi içindeki gelişmelerden
kaynaklandığını filan söyledi.
Salondakiler donup kaldılar, çekti
gitti. Rubyo çok daha yumuşak konuştu.
İşte ortak tarihsel bağlardan bahsetti.
Kendi ailesinin kökünün bir taraftan
İtalya, öteki taraftan İspanya'dan
olduğunu söyledi. Ama kendisinin Kübalı
olduğunu söylemeyi unuttu. Fakat mesaj
aslına bakarsan aynıydı. Rubyo aslında
Avrupalılarla Amerikalıların bir beyaz
Hristiyan uygarlığın sahipleri olarak
birlikte hareket etmeleri gerektiğini ve
tabii ki Avrupalıların Amerika'nın
önderliğini koşulsuz kabul etmeleri
gerektiğini ima eden ya da ihsas eden de
bir konuşma yaptı. Dolayısıyla sonuç
farklı değil. Sadece şöyle bir sıkıntı
yarattı. Millet alkışladı. Alkışlamak da
kalmadı. Bir de ayağa kalkıp alkışladı.
Ondan şu soruluyor. Ulan bu Avrupalılar
gene sazan balığı gibi bu yumuşak
konuştu diye aman Amerika'yla ilişkiler
düzelir diye mi düşündüler yoksa zaman
kazanmaya ihtiyaçları olduğu için
şimdilik gönlünü hoş tutalım mı dediler?
Belki saçma bir tartışma ama o hakikaten
ayakta alkışlanmayı hak edecek bir
konuşma değildi. Vensinki gibi ağır bir
konuşmaydı Avrupalılara yönelik.
>> Bütün bunların ardından insanların
kafasına hani şu soru geliyor ya Batı
bitti mi? bizim anladığımız ya da bugüne
kadar özellikle 1945'ten sonra
tanımlanmış haliyle yani belirli
değerler etrafında ve çıkarlar etrafında
birleşmiş ülkelerin birlikteliği
anlamındaki batı en azından çok ciddi
bir tasallut altında. Bu şu demek değil.
Batıyı oluşturan ülkeler batıyorlar, yok
oluyorlar değil. Ama batıyı batı yapan
birtım temel ilkelerden, batının en
güçlü ülkesi olan Amerika Birleşik
Devletleri hızla uzaklaşıyor Trump
döneminde. Avrupa'da gene bu değerlere
pek önem vermeyen partilerin iktidara
gelme ihtimalleri çok yüksek. Stratejik
ilişkilerin Trump döneminde özellikle
tam nereye gideceği belli değil. Öyle
anlaşılıyor ki Atlantik ötesi
ilişkilerde bir zayıflama kesinlikle
var. Batının da tanımının değişmesi
ihtimali gündeme geliyor. Dediğim gibi
batının değerlerinin
evrenselleştirilmesi
anlamında bu bir zayıflama. Belki bunun
geçerliliğinin yitirilmesi olacak ama o
ülkelerin sahip oldukları ve harekete
geçirebilecekleri güç açısından öyle
batı bitti battı demek için en azından
şimdilik zaman çok erken. Şunu unutmamak
lazım. Dünya nüfusunun %3'ü ile Amerika
Birleşik Devletleri hala dünya
ekonomisinin %25'i.
>> Peki batı değeri ne demek ya da
batısızlaşma diye bir kavram var.
Bunları da biraz anlatır musun?
>> Tabii 1945 sonrasında kurulmuş olan
düzende Sovyetler Birliği'ne karşı
güvenlik ve çıkar ortaklığı etrafında
Atlantiğin iki yakası birleşti. Bunlara
aynı zamanda coğrafi olarak batı
sayılmayacak Tayvan gibi, Kore gibi
tabii ki Japonya gibi ülkelerde dahil
oldular. Bunun özellikleri neydi?
Liberal demok yani açık ekonomi,
demokratik yönetim, liberal demokratik
yönetim, insan haklarına saygılı,
yargının bağımsız olduğu, güçler
dengesinin işlediği, bu değerler
temelinde şekillenmiş olan siyasi
yapılar ki 1945 sonrası batı
ülkelerindeki ya da batıyla birlikte
hareket eden ülkelerin çoğundaki genel
eğilimde demokratikleşme alanının
açılması, çalışan kesimlerin refahının
da arttırılmasıydı. Refahın arttırılması
meselesi 80'den sonra biraz çöpe gitmeye
başladı. Gelir dağılımı filan çok
bozuldu. Küreselleşme döneminde de.
Bugün vardığımız noktada ise batı
kampının lideri olan Amerika Birleşik
Devletleri'nde bu liberal değerleri
reddeden, otoriterleşmeye prim veren,
otoriter liderlere açıkça hayranlığını
belirten bir lider tarafından, bir
başkan tarafından yönetilen bir Amerika
var. Avrupa içinde de bu değerleri
tanımayan, daha otokratik, daha
Hristiyan, daha beyaz iktidarın yeniden
test edilmesi gerektiğini düşünen birtım
siyasi akımlar var ve bunlar da
güçlendiler. Batısızlaşma da bu bağlamda
iki anlam taşıyor bence. Bir, batının
kendi içinde kendini tanımlamasındaki bu
büyük ayrışma. İkincisi de 300 yıldır
aşağı yukarı ekonomik olarak, siyasal
olarak, düşünce yapısı olarak, değerler
olarak dünyaya hakim olmuş,
hegemonyasını kurmuş, kendi değerlerini
evrensel olarak sunabilme imkanına sahip
olmuş Batının artık bu denli etkili
olmaktan çıkması. Yani kimse batının
değerlerinin evrensel değerler olduğuna
inanmıyor. Bir sebebi de iki yüzlülük
yani standart. Ukrayna'da suç sayılan
Gazze'de suç sayılmıyor. Şimdi
dolayısıyla Gazze savaşı aslında bu
değerler üzerine inşa edilmiş batı
kavramının tabutuna da son çiviyi
vurmuştu. Benden de öte bunu hiç
beklemeyeceğin bir insan sonuçta. Yani
bir merkez bankacıyı gri adam olarak
bilirsin. İki Merkez Bankası, Kanada ve
İngiltere merkez bankalarını yönetmiş
bugünkü Kanada Başbakanı Mark Carney
Davos'ta yapılan toplantıda çıktı. Ya
dedi bir sistem vardı dedi. O sistemde
çok iki yüzlülük vardı. Çifte standart
da vardı ama iyi kötü bir değerler ve
ilkeler çerçevesi içinde hareket
ediyorduk. Bu bitti dedi. Ve bugün dedi
Amerika ile bizim aramızdaki Amerika ile
Avrupa arasındaki anlaşmazlıklar geçici
bir şey değildir. Bu bir kırılma anıdır.
Dolayısıyla bizim dünyayı yeniden
tasarlamamız gerekiyor ama inandığımız
değerlere de sahip çıkarak bunu yapmamız
gerekiyor. Amerika yoksa da yoktur
demeye getirdi. O da bence belki yeni
çağın başlangıcında simgeleşecek olan
bir konuşma oldu ki çok da iyi yazılmış
bir konuşmaydı doğruya doğru. Peki bu
Münih güvenlik Konferansı deniyor ya
burada batının ortak bir güvenlik
anlayışı noktasına gelindi mi? Böyle bir
kavram hayata geçiyor mu şimdi tekrar
yeniden?
>> Zaten kriz ortak bir güvenlik
anlayışının kalmamasından kaynaklanıyor.
Bunun da simgesi Ukrayna savaşı. Çünkü
Trump'ın bu işe bakışta Rusya'yı çok
fazla kolladığına dair inanış var.
Trump, NATO'nun Avrupalı üyelerini
savunmaya daha fazla para harcamaya
dayak atarak ikna etti. Fakat Rusya'nın
oluşturduğu tehdit konusunda iki tarafın
pek de aynı çizgide olmadıkları belli.
Rubyo'nun konuşmasında Rusya'nın adı
geçmiyor. Çin'in de pek adı geçmiyor.
Buna karşılık Avrupa Rusya'nın askeri
tehdidine maruz, Çin'in ekonomik
tehdidine maruz. Amerika'nın da hem
güvenlik şemsiyesini çekme tehdidine hem
de teknolojik olarak onu domine etme,
onun üzerinde hakimiyet kurma
arzularının tehdidiyle karşı karşıya bu
yetmiyormuş gibi Trump bir de
Danimarka'nın olan Grönland'ı almak
istiyor. Dolayısıyla iki taraf arasında
çok ciddi güvenlik anlayışı konusunda ve
birbirleriyle ilişkilerini nasıl
kurgulayacakları konusunda ciddi
problemler var. Münih'te de bu
problemlerin çözüldüğünü sanmıyorum.
Yani Ruby'nun yumuşak konuşması Vens'ten
daha farklı bir mesaj verdiği anlamına
gelmedi.
>> Peki Türkiye neresinde bu işin?
>> Ha Türkiye bu işlerin aslında çok çok
içinde olması gerekirken pek bir yerde
değil. Yani Münih güvenlik konferansı
yapıyorsun. Biz burada kendimizi biz
Avrupa güvenliği olmaz diye aramızda
konuşarak bir bakıma dolduruyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Avrupa güvenliği
biz olmaz." diyor. Benzer bir mesajı
Dışişleri Bakanı da veriyor. Fakat Münih
Güvenlik Konferansında bu konularda
konuşacak olan bir yetkili Türk davetli
değil.
Ask follow-up questions or revisit key timestamps.
Loading summary...
Videos recently processed by our community