Von der Leyen'in Türkiye Çıkışı, Barrack'ın Mesajları, Lübnan'ın Kaderi ve İran-ABD Kilitlenmesi
764 segments
Soli, merhaba. Bugün Avrupa Komisyonu
başkanının söyledikleriyle başlayalım
istiyorum. Van Derli'nin söyledikleri
bilinçaltında Türkiye'ye bir hakaret mi
yoksa tam tersi bir iltifat mı? Yani
Türkiye'yi Çin ve Rusya ile aynı güçte
mi görüyor yoksa aynı şekilde tehlikeli
mi görüyor?
>> Nereden baktığına bağlı bu tabii
Türkiye'de bir infial uyandırdı. eee çok
sert bir tepki henüz hükümet cenahından
gelmedi. Yalnız o soruya cevap vermeden
önce ben geçen haftadan açık bıraktığımı
düşündüğüm bir dosyayı kapatmak
istiyorum. Geçen hafta eee İran ve
Amerikan heyetlerini karşılaştırdığımda
İran'ın ciddiyetini gösterdiğini,
Amerikan heyetinin de bir
ciddiyetsizliği
gösterdiğini söyledim.
>> [boğazını temizler]
>> emekli diplomat dostum Aydın Selc ben
senin gibi düşünmüyorum dedi. Sonra eee
bu savaş sırasında en azından benim
ciddiyetle takip ettiğim hesaplardan
birisi olan Dani Sitrinovi'in eee
hesabında eski İsrail Savunma Bakanlığı
istihbaratındanmış.
onun söylediklerinden ve sonra başka
haberlerde de okuduklarımdan
bir taraftan evet dört ağır top birlikte
gittiler ve dolayısıyla onlar herhangi
bir şeyi kabul etseler İran devleti
adına kabul etmiş olacaklar. Fakat öyle
anlaşılıyor ki yani Aydın Selce'nin
önerdiği de oydu. Bunlar bir de
birbirlerini kontrol etmek üzere hep
birlikte gitmişler. Nitekim kendi
aralarında öylesine sert tartışmalar
çıkmış ki arabulucu konumundaki ve eee
konuk eden konumundaki Pakistanlılar eee
oturumlara ara filan vermekte zorunda
kalmışlar. Bu da bize daha sonra
konuşuruz herhalde İran'daki rejimde bir
çok başlık olduğunu radikallik
derecesine göre farklı grupların ya da
kutupların eee karar verme
mekanizmasında etkili olabileceğini
gösteriyor. Şimdi Wonder Len'e gelince
ben tabii
söylemiş olduğunu şimdi bir arkadaş
Sinan Ülgen gene eski bir diplomat
hatırlattı eee Twitter'da dedi ki 2020
yılında ondan önceki Borelde daha
doğrusu dışişlerinden sorumlu komisyon
üyesi Borelde benzer bir şey söylemişti.
Doğrudur. Eee, resmi kayıtlarda bile
Türkiye eee, Rusya ve Çin gibi Avrupa
açısından en azından hasım olarak
görülen bir ülkeydi. Bunu bu doğru, bu
bir veri. Fakat 2026 yılındayız. Yani
2020 yılından beri Rusya Ukrayna'yı
işgal etti ve Türkiye'nin izlemiş olduğu
politika her ne kadar Türkiye'ye bazı
konularda tam da [homurdanır] bizim
istediğimiz gibi davranılmıyor diye
serzenişte bulunulsa da Ukrayna'nın eee
özellikle eee savaşın başlarında hem
direnebilmesini sağladı hem de
Montre'nün kullanılması sayesinde Rus
donanması Karadeniz'de takviye
edilemedi. Dolayısıyla Türkiye'nin
tutumu orada son derece kritik bir rol
oynadı. Onun ötesinde tabii Gazze savaşı
yaşandı. Suriye'de rejim değişti. Şu
anda da İran'a yönelik bir savaş
yaşanıyor. Şimdi bütün bunlar
yaşanmışken 2020'deki gibi bana o zaman
da saçma gelmiş olan bir pozisyonda
durmak, bunu bugünkü ortamda söylemek,
NATO'nun geleceğinin sallantıda olduğu
bir dönemde, Avrupa güvenliğinin yeni
bir mimariye bağlanacağının tartışıldığı
dönemde Türkiye'ye olan ihtiyacın belki
hiçbir zaman olmadığı kadar yüksek eee
olduğu bir dönemde tutup böylesi bir laf
etmek bana biraz patavatsızlık gibi
geliyor. Bunun arkasında ön yargı filan
var mıdır? Mümkündür. Vonderleyen sonuç
olarak Hristiyan Demokrat gelenek
içinden gelen birisi anladığım kadarıyla
ya da duyduğum kadarıyla anladığım
kadarıyla demeyeyim. eee bugünkü Alman
devlet başkanının görev süresi bittikten
sonra belki Almanya'nın devlet başkanı
da cumhurbaşkanı da olmak istiyor ama
dediğim gibi yani Avrupa'nın
güvenliğinin nereye bağlanacağı, nasıl
eee kurgulanacağı, Avrupa'nın kendini
nasıl savunacağı konusunda bunca laf
edilirken ve birinci tehdit olarak Rusça
görülürken ve Türkiye NATO'nun Avrupalı
üyelerinden biriyken böyle bir laf bana
açıkçası
hiç işte akıllıca bir laf gibi eee
gelmedi. Eee onun da bence ön
yargılarını yansıtması açısından
belirleyici ya da göz açıcı oldu.
Bildiğim kadarıyla bir soruya karşılık
bu sözleri söylüyorleen.
Kendisine Avrupa ne kadar güçlü diye
soruluyor. O da Avrupa ile ilgili birtım
şeyler söyledikten sonra Avrupa'nın
Rusya, Çin ve Türkiye etkisinde
kalmaması gerektiğini söyleşim.
etkisinde kalmamak ne demek? Bu ayrıca
konuşulabilir de eğer mesele şuysa, evet
Türkiye'ye ihtiyacımız var. Bizimle
birlikte güvenliğimizi sağlamasını
istiyoruz ama eee bu sefer de tepemize
çıkmasın anlamında söylüyorsa o zaman
insana sorarlar. Norveç ve İngiltere de
Avrupa Birliği'nin üyesi değil. Onların
da silahlı güçlerine, eee, askeri
güçlerine Avrupa Birliği'nin kendi
güvenliğini sağlamak için ihtiyacı
olacak. eee o zaman onların da mı etkisi
altında kalmamak gerekir ya da bunu niye
söylemedi? Bu hakikaten Türkiye'yi
Avrupalı olarak görmediği anlamına mı
geliyor? Sorularını birbiri peş sıra
gündeme açıkçası getiriyor. O yüzden ben
bir kez daha bunun biraz patavatsızca
söylenmiş bir söz olduğunu düşündüğümü
yeleyeyim. Bu biraz da tabii e son
olarak şunu eklemek de gerekebilir.
Karşılıklı olarak müthiş bir
güvensizliğin Avrupa Birliği Türkiye
ilişkilerine hakim olduğunu gösteriyor.
Eee Türkiye sıkıntıya düştüğü zaman
alttan alıyor. Kendini iyi hissettiği
zaman çok üst perdeden konuşuyor. Bir
türlü dil oturtulamıyor. Diğerleri de
bazen dış ya Avrupa Birliği de ya da
bazı üyeleri daha dışlayıcı
konuşabiliyorlar.
Benim bakış açıma göre eee iki tarafın
birbirine ihtiyacı var. Eee iki tarafın
Türkiye'nin özellikle de Yunanistan ve
Güney Kıbrıs'la ilişkilerinden
kaynaklanan da belki birtım sıkıntılı
durumları önümüzdeki dönemde olabilir.
Bu iki ülkenin İsrail ile yakınlaşmaları
ve stratejik işbirliği yapmaları
nedeniyle bu türden böyle dışlayıcı
işimize geldiğinde sizin size sizi
çağırırız. siz de yardımcı olursunuz ama
biz siz Avrupalı saymayız türünden ya da
siz bizim hasmımızsınız türünden
sözlerin hiç de eee yapıcı olduğunu
açıkçası düşünmüyorum. Bizim Avrupa
Birliği ile çok ciddi bir gündemimiz
var. Avrupa Birliği pek çok ülkeyle
serbest ticaret anlaşmaları imzaladı.
Türkiye ile Gümrük Birliği'ni
güncelleştirmeye
yanaşmıyor. Eee, güncelleştirmeye
yanaşmaması sırasında söylediklerinden
birisi ihale kanunun değişmesi
gerekliliği ona Türkiye yanaşmıyor.
Türkiye Avrupa Birliği ile olan
ilişkilerini sadece güvenlik ekseni
üzerinden tanımlamaya çalışıyor. Bu da
en azından bugünkü kurgulanmış haliyle
Avrupa Birliği'nin sindirebileceği bir
şey değil. biraz sağrlar diyaloğu
şeklinde oluyor ama nesnel olarak iki
tarafın pek çok konuda ekonomi
konusunda, güvenlik konusunda birbirine
ihtiyacı olduğu gerçeğini de
değiştirmiyor. Ama yıllardan beridir de
dediğim gibi bu güvensizliği yok edecek
ne bir doğru dürüst hamle iki taraftan
geliyor ne de eee bunu sağlayabilecek
olan bir dil geliştirilmesinde mesafe
kaydedilebiliyor. Soli. İkinci sorumda
Tom Barak'la ilgili. Amerika'nın Türkiye
Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi.
Antalya diplomasi formunda hayırsever
monarşiler modelini epeyce övdü. Bundan
tam olarak ne anlamalıyız? Buna nasıl
bir tepki verilmeli? Da kimler tepki
vermeli? Bununla ilgili ne söylemek
istersin?
>> Bir kere bir önceki soruda da cevap
verirken biz Avrupalıyız dedim.
Dolayısıyla Barağın Ortadoğu ile ilgili
söylediği şeylere Ortadoğulu örkülerin
cevap vermesi gerekir. Eee bu bir. İki
eee Barak bunu ilk defa söylemiyor. Yani
bütün konuşmalarını takip etmediğim için
kaç kere söylediğini bilmiyorum ama
göreve geldiğinden beri benzer şeyleri
söyleyip duruyor. Burada demokrasi
memokrasi olmaz. Liberal değerler filan
falan olmaz. Burası otoriterlikten
hoşlanır. Güçten anlar. Nitekim o
konuşmasında da söylüyor. Buranın
geçerli dili güçtür diyor ve işte böyle
eee ne diyeyim alieni cenap monarşilerin
işte ne kadar daha istikrarlı
olduklarını herhalde aklında Suudi
Arabistan, Fas, Ürdün filan gibi ülkeler
var. onları düşünerek de söylüyor. Yani
buraların
taşının toprağının ya da havasının
suyunun demokratik rejimler kurmaya
elverişli olmadığını söylüyor. Daha önce
de söyledi. O zaman da dedesinin
bırakmış olduğu topraklarla ilgili çok
ön yargılı, batıcı, batılı eee ve
oryantalist bir görüş açısına sahip
olduğunu düşünüyordum. Hala da
düşünüyorum. Ama onun ötesinde de çok
şey söyledi Barak ve hani Türkiye'de
aldığı tepki kadar İsrail'de de tepki
aldı. Aslına bakarsan dediğim gibi
Türkiye'yi Ortadoğu'u görüp bizi de mi
demokrasi olarak görmek istemiyor diye
hayıflanmaktan ya da buna kızmaktansa
diğer söylediklerine bakın. eee mesela
işte F35'lerden bahsediyor, satılabilir
diyor. S400 işini geçiştiriyor. E
buradaki rejimle eee beni ben diyor
patronumun dediklerini yaparım.
patronunun Türkiye Cumhurbaşkanı ile
ilişkileri çok gayet iyi. E Türkiye'yi
her zaman özellikle bugünkü konjonktürde
çok öne çıkmış, çok önemli bir ortak
olarak gördüklerini söylüyor. Burada da
yaptığı, yaptığı değerlendirme pek çok
şeyi yansıtıyor. Ama
o konuşma üzerine Wall Street Journal
gazetesi, "Kardeşim sen kimin
büyükelçisin?" eee tadında bir
başmakalede yayınlıyor. Yani söylediği
şeyler Amerikan eee resmi söyleminin
parçası değildir diyor. İşte Hızullah'la
anlaşılmalıdır diyor. Lübnan'ın eee
hükümeti ile ilgili olumsuz şeyler
söyleyebiliyor. eee biraz
patavatsızlığından mı bilmiyorum ama eee
barağın Amerika'da eee yönetim indiğinde
sözü geçen bir büyük elçi olduğunu da
hep göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Değerlendirmelerini dediğim gibi ben
doğru bulmuyorum pek çok kez ama etkili
bir büyükelçi olduğunu e ve olay
özellikle Suriye'deki olayların akışında
bu etkisini nasıl göstermiş olduğunu da
hep birlikte izledik, tanık olduk. Bunu
da değerlendirmemiz gerekiyor.
>> Şimdi sen de tam Lübnan dedin. Bu da
benim en çok sormak istediğim, merak
ettiğim konu aslında. Bize biraz Lübnan
anlatır mısın? Çünkü Filistin'i takip
ediyoruz, Ortadoğu'yu takip ediyoruz.
Ama zannediyorum Lübnan çok az gündem
oluyor. Çok az konuşuluyor. Hiç
bilmeyenler için biraz Lübnan'ı anlatır
mısın? Lübnan'ın kaderi, siyasi kaderi
Hizbullah'ın elinde mi? Başka bir model
ya da başka bir Lübnan mümkün mü? Bunlar
seçimle mi geldiler? Seçimle giderler
mi? Ne diyorsun?
>> Lübnan tabii eee Fransa
eee Dünya Savaşı'ndan sonra
Suriye olarak aldığı ülkede ülkeden
Lübnan adlı bir başka ülke çıkardı. Bu
ülke 1924'tü yanılmıyorsam. Ayrı bir
ülke olarak kuruldu. Daha sonra da eee
bağımsız bir ülke haline geldi ve o
günden beri de hem kendi iç dinamikleri
nedeniyle hem de Arap dünyasının bütün
dertlerini ya da Ortadoğu'nun bütün
dertlerinin bütün aktörler tarafından
sırtına yüklenmesi nedeniyle bir türlü
istikrarlı bir ülke haline gelemedi.
Halbuki mesela benim büyüdüğüm
zamanlarda
Beyrut'a Ortadoğu'nun Parisi denirdi.
Çünkü eğlence merkeziydi. Bütün
muhafazakar Arap ülkelerinin zenginleri
Beyrut'a giderlerdi vesaire. Bütün
bunlar olurdu. Ama eee Lübnan tabii
Lübnan'ın en önemli özelliği çok etnili
ve pardon çok mezhepli ve dinli bir ülke
oluşu. 1932'den beri ülkede nüfus sayımı
yapılmadı.
O zamanki e nüfus sayımının
verilerine göre 1942'de Lübnan
bağımsızlığını kazandığında
şu karara varıldı. Eee Cumhurbaşkanı her
zaman bir Hristiyan, maruni Hristiyan
olacak. E başbakan her zaman bir Sünni
Müslüman olacak. Meclis başkanı da her
zaman bir eee Şii Müslüman olacak. Eee,
Beyrut aslına bakarsan Osmanlı şehridir
ve elitleri de Marunilerle Sünnilerdir.
Zaman içinde tabii demografik denge
değişmeye başladı. Lübnan'dan Lübnan'ın
kendi nüfusundan daha yüksek eee, sayıda
Lübnanlı yurt dışında yaşar. Dünyanın
her tarafında son derece başarılı bilim
insanları, yöneticiler, yatırımcılar
filan vardır. Eee, bu Lübnan ama zayıf
bir devleti olan bu, eee, yapılmış olan
anlaşmalarla Zueema zaimler ya da cemaat
liderlerinin aralarındaki anlaşmalara
göre yönetilen bir, eee, ülkedir. O
yüzden de devleti bir türlü güçlenemez,
iş iyi işleyen bazı kurumları olmasına
rağmen. 1969'da
eee
Filistin Kurtuluş Örgütün'nün
Lübnan'a gidip kamplarını orada
kurmasına Arap Birliği eee izin verdi.
Lübnan parlamentosunda da dürzü lider
Kemal Cumbulat'ın belirleyici oyuyla bu
gerçekleşti. Ve ülkenin zaten çok
kırılgan olan dengeleri ki nitekim
1958'de
iç savaşın eşiğinden dönmüştü. Hatta
Amerika Birleşik Devletleri aynı
günlerde Irak'ta da darbe olduğu için
İncirlik'ten e deniz piyadelerini
Beyrut'a göndermişti. Türkiye hükümetine
izin vermeden bu da aramızda bir kriz
çıkmasına yol açmıştı. Amerika Birleşik
Devletleriyle bir kere eee iç savaş
eşiğinden dönmüş olan bir ülke
Filistinlilerin de gelmesiyle kendi
kırılganlıklarının daha da eee çatışmaya
müsait hale geldiği bir e döneme girdi.
Nitekim 1975 yılında eee ayrılmak
isteyen bağımsız bir maronistan kurmak
isteyen Maronilerin eee düğünden dönen
Filistinlileri
1 Nisan günü 1975'te
Abluka'ya alıp öldürmeleriyle iç savaş
sathı maailine yahut da iç savaş
ortamına girdi. Savaş arada bir
kesilerek ve saflar değişerek 1990
yılına kadar sürdü. En başlarda
Hristiyanların başı çekmiş olduğu daha
sağcı
koalisyon
kaybetmek üzereyken eee Hafız Esad'ın
Suriyesi eee Arap Birliği'nin aldığı bir
kararla girerek Filistinlilere ve sol
cepheye, Sünnilerin ve Dürzilerin
oluşturduğu sol cepheye karşı eee
Hristiyanları korudu. E birtım tabii
katliamlar filan yaşandı. Ondan sonra da
aşağı yukarı 2005-2006'ya kadar Suriye
orada varlığını sürdürdü. Filistin
Kurtuluş Örgütü oradaki varlığını
sürdürdü. Eee 1990 yılında iç savaş
bitti. İç savaşın bitmesine giderken
1982'de İsrail eee Lübnan'ı işgal etti.
Eee Lübnan'da cumhurbaşkanlığı seçimleri
yapılacaktı.
Beşir Cemil Maruniler'in
falanjist kesimini temsil eden ailesinin
güçlü
ne diyeyim gerila lideri Beşir Cemayel'i
seçtirmek istediler. Fakat asıl hedef
eee Filistin Kurtuluş Örgütünü
Lübnan'dan söküp atmaktı. Çünkü Filistin
Kurtuluş Örgütün'nün Güney Lübnan'da
varlığı vardı. Beyrut'da varlığı vardı.
İsrail'e füzeler atıyorlardı. Eee,
1981'de aslında bir ateşkesle bu iş
durulmuştu. İsrailliler bir bahane
yarattılar. Irak'tan gelen bir FK üyesi
olmayan bir Filistin örgütünün bir
silahşörü İsrail'in Londra büyükelçisini
vurmaya kalkınca zaten hazır olan İsrail
hükümeti, onun içinde de Savunma Bakanı
Şaron eee bahaneyi bularak eee Lübnan'a
saldırdı. Beyrut'a kadar gittiler. 2 bu5
ay sürdü. savaş, daha doğrusu saldırı ve
bu işin sonunda eee Filistin Kurtuluş
Örgütü pılısını pırtısını toplayarak
ayrılmak zorunda kaldı. Bu güneydeki Şii
ve Maroni toplum tarafından hiç de kötü
karşılanmadı başta. Fakat İsrail işgali
sürdürünce bu sefer Şiiler ki bütün
cemaatler arasında o güne kadar en
dezavantajlı konumda olanlardı. Onların
cemaat liderleri diğerleri kadar güçlü
değildi. Paylaşımdan yeterince pay
alamıyorlardı. Hatta
eee bundan dolayı 1970'lerin ortalarına
doğru daha iç savaş başlamadan Emel
örgütü kurulmuştu. İmam Musa Sadr'ın eee
başkanlığında.
Eee o Musa Sadr Libya'da öldürüldü. Emel
zayıfladı. Fakat Hızullah bugün
bildiğimiz örgüt İsrail işgalinin bir
sonucu olarak ortaya çıktı. İranlılar da
bundan yararlandılar ve Hızullah'ı kendi
stratejik çıkarlarının bir eee akıncı
gücü olarak veyahut da bir öncü gücü
olarak hazırladılar ve İsrail'i
yukarıdan taciz etmeye de başladılar.
Daha da önemlisi özellikle iç savaş
1990'da bittikten sonra Hızullah'ın
İsrail'in işgal devam eden işgaline
karşı direnişi temsil ettiği
gerekçesiyle silahlarını bırakmaması
üzerinde anlaşıldı. Bundan sonra da
Hızullah yegane kalmış silahlı güç
olarak eee Lübnan politikası üzerinde
giderek daha fazla ağırlığını
hissettirmeye başladı. Hele İsrail eee
ordusu Ehud Bara'ın başbakanlığı
döneminde bir gece ansızın kimseye haber
vermeden çekip gidince oradaki asker
kaybını daha fazla kaldırmak
istemediğinden bu Hızbullah açısından
bir zafer olarak da görüldü ve iyiden
iyi Ali Kıram başkesen haline geldi
sistem içinde. Uzun zamand böyle devam
etti. Fakat güçlendikçe de eee
Lübnan'daki son derece çürümüş seçkinler
arası mutabakatlar ve o ülkenin
tepeden talan edilmesinin eee
sağlayıcısılarından da birisi haline
geldi. Bütün başka tür iddialarına
rağmen Şii eee cemaati bu şekilde
güçlendi ve İran dolayısıyla Lübnan'ı da
yönetmese bile Lübnan'da istemediği
herhangi bir gelişmenin olmasına engel
olacak gücü Hızullah sayesinde kazandı.
Şunu ne kadar tartıştık Türkiye'de pek
bilmiyorum ama benim açımdan çok önemli
bir veri şudur. İran açısından Lübnan'da
Hızullah üzerinden Lübnan siyasetini,
Lübnan devletini kontrol edebilmek
aslında olağanüstü bir başarıydı. Çünkü
kendilerinin de dediği gibi Pers
İmparatorluğu'nun bile yapamadığını
başararak bir Doğu Akdeniz gücü haline
geldi İran bu şekilde. Eee, e tabii bunu
da bu da tabii İsrail'in çok istediği
bir şey değildi. Nitekim o nedenle 7
Ekim'den sonraki eee, yaşanan eee,
savaşta daha önce tasarlanmış haliyle
2006'da bir kere saldırdığı Hizbullah'a,
İsrail bir kez daha saldırdı. çok ciddi
zarar verdiği, önemli lideri eee ve
belki Ortadoğu'da o dönemdeki en
becerikli siyasetçilerden olan Hasan
Nasrallah'a da öldürdü. Eee, Hızullah
hiçbir zaman Lübnan devletine, Lübnan
toplumuna verdiği zararların, eee,
onlara yaşattığı acıların, Şii
topluluğuna yaşattığı, eee, acıların
hesabını filan tabii vermedi. Nitekim bu
sefer de İran'a saldırıldığında
benim henüz tam anlamadığım nedenlerle
ve bazı Lübnanlı dostlarımın kendi
[homurdanır] inisiyatifleriyle yaptılar
dedikleri şekilde Hayfa'ya füze attı.
Bunun üzerine de İsrail'i arayıp da
bulamadığı fırsatı vermiş oldu. Ki zaten
İsrail Hızullah'la ya da imzalanmış olan
ateşkese rağmen eee bunun bir sonucu
olması gereken şekilde Lübnan'ın
güneyinden çekilmiyordu. Beş yerde
karakolu vardı. Ara ara bombalıyordu.
Eee savaş yeniden başlamış oldu.
1.200.000 kişi bugün Lübnan'da kendi
memleketlerinde mülteci durumundalar.
Bunların eee dönecek bazılarının evleri
yok. Güney Lübnan'da İsrail bunların
evlerini yıktı. Belki bazı köyler hatta
yok edildi. Diğer cemaatler Hızullah'ın
kendilerinin başına bu belayı açmasından
dolayı çok kızgınlar. Şii cemaati de
Hızulla'a çok kızgın. Bir kez daha
yorgan döşek ayrılmak zorunda kaldıkları
için evlerinden. Fakat Şii cemaatinin
kaçabileceği de bir yer yok. Şimdi böyle
baktığın zaman da bugün Lübnan'nın
içindeki eee dengede durum şöyle. Şiiler
korkuyorlar. Yani Hızullah'a ne kadar
kıssalar da Hızbullah'ın arkasında
durmaktan vazgeçemeyecekler. Çünkü bir
kere diğer cemaatlerin kendilerine diş
bilediğini biliyorlar ve kendilerini
koruyacak bir güce ihtiyaçları var. Bu
bir. İki, e yanı başlarında Suriye var.
Suriye'de eee cihatcı geçmişe sahip bir
başbakan başkanlığında bir hükümet var.
Unsurlarının pek çoğu cihatcı ve onların
Hızullah'ın Suriye'deki iç savaş boyunca
orada savaşarak Beşar Esad rejimini
desteklemesine karşı bir misilleme yapma
arzusunun güçlü olmasından korkuyorlar.
Ayrıca cihatcı ideolojide Şiilere pek
sıcak bakılmadığını da biliyoruz. E
üçüncüsü de bu sefer güneylerinde de
Lübnan'ı kendisine bağlamak isteyen,
Lübnan'ın egemenliğine pek de e önem
vermeyen bir İsrail var. İsrail korkusu.
Bu üç korku nedeniyle Hızullah'ın
tamamen güçsüzleşmesini ya da devreden
çıkmasını istemiyorlar. Şimdi Lübnan
hükümeti ki bugünkü Lübnan hükümeti
gerçekten nihayet yaşanmış, özellikle
son 10 yılda yaşanmış onca felaketin
ardından Lübnan'ı
güçlendirmek ya da devletini
güçlendirmek, daha iyi işleyen bir
devlet haline getirmek istiyorlar. İşte
Cumhurbaşkanı Aun ki Maruni'dir ve
Başbakan eee Salam. O da Sünnidir ve çok
köklü bir Sünni aileden gelir. Bu arada
belki not etmek gerekir. 1990'da
iç savaş bittiğinde her ne kadar yeniden
Cumhurbaşkanı Maroni işte Başbakan Sünni
işte eee Meclis Başkanı Şii olacak diye
düzen yeniden kurgulandıysa da daha önce
Cumhurbaşkanı çok daha güçlü bir
konumdu. O, o güç büyük ölçüde Sünni
başbakana kaydı ki nitekim e Lübnan'ın
son döneminin efsanevi başbakanı Refik
Hariri de o gücü kullanarak Lübnan'ı
yeniden iç savaşın ardından canlandırdı.
Refik Hariri'yi de eee Hızullah'ın da
yardımıyla eee 2005 yılında Suriye eee
rejimi eee katletti. eee arabasıyla
şeyden Beyrut'un kordonundan geçerken.
Neyse şimdi Lübnan devletiyile
İsrail arasında bir ateşkes görüşmesi
Washington'da başladı. Bunu tasvip
edenler var. Tasvip etmeyenler var.
Tasvip edenler bunun Lübnan hükümetinin
egemenliğinin kabulü diye
görülebileceğini söylüyorlar. Buna pek
de sıcak bakmayanlar ise işte İsrail'in
dayatacağı bir ateşkes olacağı
kanaatindeler. Kimse de bunun kalıcı bir
şey olacağını açıkçası düşünmüyor.
Lübnan devleti, Lübnan ordusu Hızullah'ı
silahsızlandırabilecek kadar güçlü
değil. Dolayısıyla Hızullah'ı
silahsızlandırmak için bir hamle de
yapamıyor. Senin anlayacağın ortada bir
çıkmaz var.
Hızullah Lübnan'ı bir devlet olarak
çalıştırmıyor. Lübnan devleti Hızullah'ı
silahsızlandıramıyor. Ve İran, İran
kendi savaşında İsrail ve Amerika'ya
karşı
Lübnan'daki Hizbullah kartını
kaybetmemek için de son derece kararlı
bir tutum sergiliyor. Nitekim onun
zorlamasıyla biraz da ateşkese gidildi.
Yoksa İsrail sonuna kadar Hızlı'ı yok
etme noktasına gelene kadar durmaya
niyetli değildi. Sonunda Trump'ın
Natanyahu'yu arayıp hemen ateşkese eee
ateşkesi kabul edeceksin diye bastırması
sonucu bir ateşkes gerçekleşti. Sonuçta
İsrail'in kendi güvenlik anlayışı,
İran'ın Lübnan'da büyük bir oyuncu
olmayı bırakmak istememesi Hızullah
üzerinden ve Lübnan devletinin ya da
hükümetlerinin zayıflığı bu ülkeyi
önümüzdeki dönemde de kendini
toparlayamayacak bir konumda bırakıyor
ki herhalde Arap dünyasının en
becerikli, en eee nitelikli eee
insanlarına sahiptir. eee seçkinleri
hakikaten son derece nitelikli
insanlardır ama ortalıkta doğru işleyen
bir devlet olmadıkça da o potansiyel bir
türlü kendisini gösteremiyor.
>> Soli İran konuşmadan olmaz. Hemen şöyle
sorayım. Washington ve Tahran sahnede
barış mı oynuyor yoksa perde arkasında
savaşa mı hazırlanıyorlar?
>> Ya bunu galiba daha önce de söyledim.
hani günün hangi saatinde konuşacağımıza
bağlı olarak söyleyeceklerimiz
değişebiliyor ama eee sanırım ortada bir
eee kilitlenme var. Trump kaybettim
diyemiyor.
İranlılar geri adım atmıyorlar. Trump'ın
koşullarını kabul edeceklerine dair en
ufak bir emare yok. Rejim kendisinden
çok emin. Rejimde de dediğim gibi çok
farklı
eee grupların varlığı,
derece derece daha radikal grupların
varlığı
uzlaşmacı bir tavır benimsemeyi bence
siyaseten kendi içlerinde imkansız hale
getiriyor.
Şimdi böyle bir durumda iki tarafta eee
uçurum kenarı stratejisi ya da
taktikleriyle, siyasetiyle hareket
ediyor. Kim daha önce
eee taviz verecek diye. O nedenle eee
arka planda birtım temaslar herhalde
devam ediyordur diye düşünüyorum.
Pakistanlılar başarılı bir arabuluculuk
da yapıyorlar. Öyle anlaşılıyor. Benim
okuduklarımdan çıkardığım bir sonuç bu.
Ama eee dediğim gibi Trump'ın kendisini
sıkıştırmış olduğu köşede hadi kazandım
çıkıyorum diyemiyor. Eee birtım şeyleri
dayatmak istiyor onu yapamıyor. Biz onun
için biraz bekleyeceğiz. Nitekim e ilk
tavizi o aslında verdi. Ateşkesin
süresiz olarak aslında uzatılmış
olduğunu söylediği şeyler. İranlılar bu
görüşmelerin bir kez daha Amerika'ya
haber vermeden saldırma fırsatı
vereceğini düşünüyorlardı. O kendi
istihbaratlarının böyle bir sonuca
varmış olduğunu da bir yerlerde
yayınladılar yanılmıyorsam. Bunu bunu
beklemek zorundayız. Tabii bu arada
dünya ekonomisi beklemiyor. Yani eee
ekim mevsimine girdik. Türkiye'de de
sanıyorum gübre bulmakta insanlar
zorlanıyorlar. Helyum gazı
çıkarılamıyor. Birtım ilaçlar körfezden
çıkarılamıyor. Gaz ve petrolü söylememe
de zaten gerek yok. Asya ekonomileri
kötü durumdalar. Bunun birazcık daha
sürmesi durumunda yani Hürmüz Boğazının
kapalı kalmasının daha sürmesi durumunda
IMF'nin beklentilerine göre ki IMF ilk
defa galiba tarihinde tek bir tahminde
bulunmadı. Üç tahminde bulundu. İyimser
tahmininde bile enflasyon oranı
yükseliyor. Büyüme hızı düşüyor.
Kötümser tahminlerinde enflasyon oranı 4
4,5'lara kadar çıkıyor ve eee dünya
ekonomisi ciddi şekilde eee büyüme
hızından kaybetmiş. oluyor. O nedenle ne
kadar Amerika tabii bunlara nispeten
daha dayanıklı. Eee, gübre plan dışında
belki en azından enerji konusunda daha
dayanıklı fiyatları yükselse de bakalım
eee önümüzdeki bir iki hafta içinde eee
ne olacak onu beklemek zorundayız. Belki
de sanıyor, belki de demeyeyim, eee,
sanıyorum
bu işin çözümü, eee, Başkan Trump'ın,
eee, Çin Devlet Başkanı Şijinpin'le
yapacağı zirvede, eee, belirlenebilir.
En azından orada hangi hat üzerinden
devam edileceği daha iyi anlaşılır diye
tahmin ediyorum ya da ümit ediyorum
diyeyim.
>> Gelelim son sorumuza. NATO Genel
Sekreterinin Ankara ziyareti ile ilgili
bir şeyler sormak istiyorum. Bu NATO'nun
Türkiye'yi gerçekten vazgeçilmez bir
müttefik olarak gördüğünün işareti mi
yoksa sadece kriz dönemlerinde yakın
tutma stratejisinin bir parçası
diyebilir miyiz?
>> Şimdi bir kere hep hatırda tutmamız
gerekiyor. NATO'nun bu yılki zirvesi
Türkiye'de yapılacak.
eee NATO konusunda Türkiye'de kendimi
bildim bileli bir NATO karşıtlığı
vardır. Bunu kendince doğru nedenlerle
kabul etmeyenler, istemeyenler olduğu
gibi Türkiye'nin güvenliği açısından
Türkiye'nin eee önemli birtım konularda
söz sahibi olması açısından bu üyeliğin
önemli olduğuna, değerli olduğuna
inananlar da çoktur. Bu nitekim herhalde
unutulmuştur da Afganistan'da NATO'nun
sivil temsilcisi iki dönem boyunca ve
çok da başarılı bir şekilde eee CHP'nin
eski genel başkanı, eski dışişleri
bakanımız, Meclis Başkanımız Hikmet
Çetin'i ve Hikmet Bey de belki
gençliğine göre NATO'nun içinde görev de
aldıktan sonra Türkiye açısından NATO
üyelerinin ne kadar önemli olduğunu
vurgulamıştı. Ayrıca en basitinden şunu
söylemek lazım. NATO diye bir şey var. O
Türkiye'ye karşı bir şey yapıyor değil.
Türkiye'nin istemediği hiçbir karar
NATO'dan çıkamıyor. Çünkü NATO'da
kararlar oy birliği ile alınıyor.
Dolayısıyla beğenelim, beğenmeyelim,
sevelim, sevmeyelim, isteyelim,
istemeyelim bugünkü durumda NATO biziz,
biz NATO'yuz. Şimdi bu NATO'nun eee bu
yılki
eee zirvesi Türkiye'de yapılacak. Rütte
niye geldi? eee rütte sanırım şu nedenle
geldi ya en azından barçın inançın
yazısından çıkardığım sonuç bu ki o
kulağı delik de bir gazetecidir her şeye
rağmen eee bu birtım tiolar da almış
olduğunu varsayıyorum. Benim de aklıma
yatıyor.
Trump'ın bu zirveye katılıp
katılmayacağı meselesi var.
Trump'ın katılmayacağı bir zirve
ağırlığından yitirmiş olur. Katıldığı
bir zirvede nelerin yaşanacağını
bilemesek bile RÜTE eee üyelerin pek
çoğu tarafından çok da eleştirilen bir
genel sekreter. Eee Trump'ı memnun etmek
için onun suyuna fazla gidiyorsun. Bazen
üyelerin kabul edemeyeceği çizgilerde
konuşuyorsun diye eleştirildi. O
bildiğini okumaktan vazgeçmiyor. Bu
şekilde Trump'ı NATO Amerika'yı NATO'nun
içinde tutacağını, Trump'ın NATO'ya daha
eee yakın tutabileceğini düşünüyor. Ve
NATO içinde de yani bakacak olursanız
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı,
Fransız devlet başkanına, İngiliz
başbakanına,
İtalya başbakanına, İspanya başbakanına,
Almanlara bazen filan eee ağır laflar
etti hep. Eee Türkiye Cumhurbaşkanı
konusunda da bugüne kadar ikinci
döneminde ne zaman konuştuysa son derece
mültefit davrandı. Hatta bu İsrail'in
çok rahatsız olmasına da yol açıyor her
seferinde bu böyle olunca. O nedenle
belki Rütte Cumhurbaşkanı Erdoğan'la eee
Trump'ı zirveye mutlaka katılmaya nasıl
ikna edeceğini de başka konuların yanı
sıra konuşmak için gelmiş olabilir. Bu
benim yabana atmadığım bir ihtimal.
Ayrıca işte zirvenin detayları ile
ilgili de herhalde konuşacakları şeyler
vardır.
>> Soi çok teşekkürler. Görüşmek üzere.
>> Ben de teşekkür ederim. Bugün 23 Nisan
Ulusal Egemenlik Bayramı aynı zamanda
Çocuk Bayramı. Herkesin 23 Nisan
bayramını yani Türkiye'nin bağımsız bir
devlet olarak ortaya çıkmasının [müzik]
temelinin atıldığı günü, bayramını
kutlarım. Daha ileriki yayınlarda
görüşmek [müzik] üzere.
H
Ask follow-up questions or revisit key timestamps.
Bu videoda, Avrupa Komisyonu Başkanı'nın Türkiye hakkındaki talihsiz açıklamaları, Orta Doğu'daki gerilimlerin Lübnan üzerindeki yansımaları, Hizbullah'ın konumu, İran-ABD ilişkilerindeki kilitlenme ve NATO'nun Türkiye'ye yaklaşımı gibi güncel jeopolitik konular derinlemesine analiz edilmektedir. Videoda ayrıca Türkiye'nin bölgesel bir aktör olarak stratejik önemi ve Avrupa Birliği ile olan ilişkilerindeki karşılıklı güvensizlik unsurları üzerinde durulmaktadır.
Videos recently processed by our community